top of page
THEATRE NEWS TURKEY
Devlet Tiyatrosu Temsilleri-1
Tiyatro Yazıları-4
Otelci Kadın
İki haftadan fazla bir zamandan beri Ankara Halkevi'nde devam eden Devlet Konservatuvarı temsilleri, sonuna yaklaşmaktadır. Seyirciler tarafından Halkevi salonunda ve münekkitlerimiz tarafından gazetelerde hararetle alkışlanan bu temsillerin hususiyeti nedir? Henüz mekteplerini bitirmeyen, sahne tecrübeleri yok denecek kadar az olan genç sanatkârlar bize hiç kusursuz, tam manâsıyla olgun bir oyun mu gösterdiler? Bizi, temsil ettikleri eserlerdeki büyük ihtiraslar ve insanı bağlayan karakterlerle mi büyülediler? Niçin temsilden sonra salonu terk eden herkes, zihninde belirmek isteyen az veya çok ehemmiyetli tenkitleri geri itiyor, bu akşam gördüklerinde bir başkalık, bütün kusurları örten ve müsamahayı zaruret haline getiren müspet bir taraf bulunduğu noktasında birleşiyordu? Devlet Konservatuvarı iki eser temsil etmektedir. Bunlardan birisi on sekizinci asır İtalyan tiyatro muharrirlerinden Carlo Goldini'nin Otelci Kadın ismindeki üç perdelik komedisi, diğeri de meşhur bestekâr Puccini'nin Toska operasının ikinci perdesidir. Otelci Kadın piyesi oldukça hafif mevzulu aydınlık ve akılcı bir komedidir. Seyredenleri baştan sona kadar sıkmadan götürüyor. Daima neşeli, kurnaz, hem gönlünü, hem kesesini düşünen, fakat asla dürüstlükten ayrılmayan Otelci Kadın Mirandolina, sahneye ilk çıktığı andan itibaren kazandığı sevgiyi, zavallı âşıklarına reva gördüğü zalimce oyuna rağmen kaybetmiyor. Kadınlara düşman olduğunu iddia ettiği halde Otelci Kadın'ın ağlarına pek çabuk düşen Kavalyere, asaleti ile övünen korkak Marki, saçtığı paralara güvenen saf Kont... Mirandolina'ya karşı duyduğu aşktan dolayı bütün müşterileri
kıskanan, şüphe ile ümit arasında çırpınan genç uşak... Bütün bu şahsiyetler, alâkamızı hiç aksatmadan perde
kapanıncaya kadar devam ettiriyorlar. İkinci derecede bir rolü olan Kavalyere'nin uşağı bile uzun zaman gözümüzün önünden gitmiyor. Acaba bunun sebebi nedir? Çünkü oynayanlar, yalan yapmıyorlar. Üzerlerine aldıkları rolleri ezberleyip sahneye çıkmakla her şeyin bitmiş olmadığını, bilakis asıl büyük güçlüğün şimdi başladığını, başka şahsiyetlerin kalıbına girip sahiden yaşamak icap ettiğini anlıyorlar. Türk sahnesinde belki ilk defa olarak, aktörler temsil ettikleri karakterleri, "oynanması icap ettiği gibi" değil "yaşayıp kendilerine mal ettikleri gibi" oynuyorlar. Onun için karşımızda, bir sahne eserini, yerine göre sesini alçaltıp yükselterek, yüzünü çeşit çeşit buruşturup yalancıktan gülerek tekrar eden kuklalar değil, her biri kendi hususiyeti içinde ayrı ayrı yaşayan unutulmaz insanlar görüyoruz. Ve gene bunun için, piyeste hiçbiri büyük ve ehemmiyetli birer şahsiyet olmayan tipleri, pek yakından ve pek iyi tanıdığımız kimseler gibi, zihnimize yerleşmiş buluyoruz. Çünkü bir sahne eserindeki kahramanların hayatı, bunların ehemmiyetine değil, canlılığına bağlıdır. Ve hakikî aktör, çok kere, muharririn yarı ölü bıraktığı tipleri bile hayata kavuşturmaya muktedirdir. Yalancı aktör ise, hareketleri ne kadar ustaca, sesi ne kadar tesirli olursa olsun, bizi ruhumuzun en derin yerinden inandırmaya muvaffak olamaz. Belki bir müddet için gözlerimizi kamaştırır, bizi şaşırtır, fakat tiyatrodan çıkar çıkmaz kafamızda vuzuhsuz(aydınlık olmayan) birtakım şekillerden başka bir şey kalmadığını, hiçbir canlı insanın hatırasını beraber götürmediğimizi fark ederiz.
Konservatuvar talebeleri, bütün tecrübesizliklerine rağmen "yalan yapmayan" aktörler olduklarını isbat etmişlerdir. Esas budur. Diğer meziyetler zamanla,
meziyetler zamanla, tecrübeyle elde edilecektir. Otelci Kadın temsilinin bir başka hususiyeti de, lisanıdır. Seyircilerin hemen hepsi, daha ilk kısımlarda, derin bir nefes aldılar ve kendilerine bile itiraf etmedikleri bir korkudan, bu temsilde de mahut(bilinen) "sahne Türkçesi" ile karşılaşmak korkusundan kurtuldukları için sevindiler. Manakyan'dan beri sahnemize musallat olan ve bugüne kadar anane halinde devam eden o feci dil, bu sefer kulakları tırmalamadı. Sadece bu nokta bile sahnemiz için emsalsiz bir kazançtır. Türkiye'nin hiçbir yerinde konuşulmayan ve Türk tarihinin hiçbir devrinde konuşulmuş olmayan o alelacayip, yapmacık, bazan hırıltılı, bazan yılışık sahne dili, son zamanlarda, zevk sahibi olanları tiyatroya gitmekten menedecek kadar ilerlemiş ve yerleşmiş bulunuyordu. Seyirciler ilk defa olarak konservatuvar temsillerinde tabiî bir konuşma işittiler. Aktörler hepimizin bildiği, duyduğu, alıştığı şekilde konuşuyorlardı. Sesler bir üstat modeline göre ayarlanmış değildi, herkes kendisi olarak kalıyor, kendisi olarak bağırıyor veya gülüyordu. Manâsız hecelere basarak derin manâlara varmak, yerli yersiz uzatmalar yapmak hiçbir aktörün aklına gelmiyordu. Yirmi otuz metre uzakta oturanlara da duyurabilmek için tabiîden çok daha yüksek sesle ve çok daha vazıh konuşulması icap eden sahneden, hiç tabiîliğini kaybettirmeden güzel Türkçemizi, temiz, açık, samimî bir şekilde duyurmuş olmak şerefi Devlet Konservatuvarı talebesinindir. Ve bunun için biz bu temsillerde sahici Türk Millî Tiyatrosu'nun başlangıcını görmekteyiz. Toska operasının ikinci perdesi hakkındaki fikirlerimizi yarınki yazımızda bulacaksınız.
ULUS GAZETESİ
19 Nisan 1941
Tiyatro Yazıları-4
Atilla Revüsü
Geçen sayıda, Sabahattin Eyüboğlu'nun "Tiyatro yazısı" münasebetiyle, aktor Muammer Karaca'nın şehrimizde verdiği temsillerden bahsetmiştim.
Bir iki senedir yaz gelmiyor mu?
Ankara'da bir tiyatro faaliyetidir başlıyor. Cebeci'deki açık hava tiyatrolarından birinde bu sene
de Atilla Revüsü var. AtilaRevüsü
sekiz on gün kadar Ekrem Reşit'le Cemal Reşit'in yazdıkları
Deli Dolu adlı opereti oynadı. Bu türlü eserlerin tuluat sahnelerinde
zaman zaman enikonu güzelleştiğini birçok defalar gördüğüm için bu revüye de gittim. Gittim ama, umduğumu bulamadım. Her şeyden evvel, bu teşekkülün bir tiyatro teşekkülü olmadığını soylemeliyim. İçlerinde ne bir aktöre rastlayabildim, ne de bir aktrise. Bayan Toto'nun hüsnüniyeti ile Gülriz Süruri'nin göz dolduran hali bir sahneyi kurtarmak için kafi gelmiyor. Tiyatro sayesinde geçinen insanlardan her şeyden evvel tiyatroyu ciddiye almaları
beklenir. Oysa ki bu revüde bunu
bulmak imkansız. Aktörler birbirleriyle konuşurken ahaliye dönerek konuşuyorlar. Baş erkek oyuncu (adı Tevhit Bilge) yalnız kendi sozünü soyleyeceği zaman mikrofon başına geliyor; sozünü bitirir bitirmez ellerini pantolon ceplerine sokup başlıyor dolaşmaya. Karşımdakinin de ona söyleyecekleri varmış, umurunda değil. Tevhit Bilge karşımdaki aktorü
küçümseyebilir; ama halkı
küçümsemeye hakkı yok. Yüzlerce kişinin kendisini seyretmek için uzak uzak yerlerden kalkıp oraya kadar geldiklerini unutmamalı.
Yazılı eserlerin kalıplaşmış
nüktelerinin tuluat sahnelerinde sahnelerinde çoğu zaman inceldiğini, şirinleştigini gördüm. Bu heyette ise, tersine, nükteler, halk daha iyi anlasın diye midir nedir, olduğundan daha basit, daha bayağı bir hale getiriliyor.
Herhalde bu da halkı hiçe saymaktan olacak. Atilla Revüsü'nü idare edenler
halkın da bir zevki olduğunu, hiç olmazsa kendileri kadar
bir zevki olduğunu düşünmek zorundadırlar.
bottom of page







