top of page
Orhan Veli Kanık, Tiyatro Yazıları, Mart, 2024.png
  • Facebook
  • Twitter
  • YouTube
  • Pinterest
  • Instagram
Orhan Veli Kanık
       Diğer Yazıları
tiyatro yazıları
orhan veli kanık
  • Facebook
  • Twitter
  • YouTube
  • Pinterest
  • Instagram
Orhan Veli Kanık, Tiyatro Yazıları, Mart, 2024.png
Cyrano
Orhan Veli Kanık, Tiyatro Yazıları, Nisan, 2024.png
Varlık Dergisi
             CYRANO
Cyrano'nun İstanbul Şehir Tiyatrosu'ndaj oynanmasi üzerine birçok gazetelerde birçok yazilar yazildı. Bu arada bir başyazar, bir başyazısında Cyrano de Bergerac müellifi Edmond Rostand'ın asrının  
en büyük muharriri oldugunu soyliiyor. Bu eser işinin son günlerde de Agah Sırrı Levend bir yazi yazdı. 23 .1.1946 tarihli Ulus'ta iken bu yazida Agah Sırrı Levend eserin Paris'teki temsilini şöyle anlatiyor
"... Aktor eserin giizel parçalanndan biri olan burun kasidesini okurken yahut Gaskonya beylerini öven mısralan alkışlar arasında bitirirken, kalpten kalbe akan asil bir heyecanın zevki ile herkes mest ü hayrandı."
Agah Sırrı Levend üç buçuk sütun süren büyük yazısının sonlannda da şöyle diyor "Eser ilerleyip de perdeler degiştikçe mısralarının, güzellik ve kıvraklıktan doğma bir sanat havası içinde tatlı bir ahenkle akıp gittigini görüyordum. "Kitabı ayrıca gozden geçirmek imkanını henüz bulamadığım için dili hakkında kesin bir hükme varmaktan çekinmek isterim."
                       1.ŞUBAT.1946
Şükriye Atav
Cyrano de Bergerac (1946)
         VARLIK DERGiSi
Bir zamanlar seve seve okuduğumuz Varlık dergisi, son yıllarda aşağı yukan ölü bir hale gelmişti. içinde zaman zaman güzel yazılar da çıkıyordu; çıkıyordu ama, o yazılar Varlık dergisini o durgun havadan kurtaramıyordu. Duyduğumuza göre bu emektar dergi şöyle bir silkinip yeniden canlanmaya niyet etmiş. Bu ayın sonunda çıkaracağı sayıya eski şairlerinden, eski yazarlarından parçalar koyacakmış. Koyacakmış değil de koyacak diyeyim. Çünkü ben bu haberi derginin sahibinden duydum. Üstelik, dergiye girecek yazılardan bir çoğunu da okudum. Şiirler arasında Ziya Osman Saba'nın, Ahmet Muhip Dıranas'ın, Cahit Sıtkı Tarancı'nın

Melih Cevdet Anday'ın, Oktay Rifat'ın, Sabahattin Kudret Aksal'ın, Cahit Külebi'nin, Necati Cumalı'nın hepsi ayrı ayrı giizel, birer şiiri var. Şiiri sevenlerin bu dergiyi zevkle okuyacaklarından eminim. Aynı dergide, ilgi uyandıracağından aynca emin oldugum bir yazı da Sabahattin Eyüboğlu'nun tiyatro hakkındaki yazısıdır. Üstünde çok durulmuş, çok düşünülmüş bir yazı. 
   Sabahattin Eyüboğlu bu yazının
bir yerinde (çıkmamış bir yazıdan parça almaya hakkım yok ama, alacağım) şöyle diyor "Tiyatro sokakla arasını açtı mı, kolay
kolay kendine gelemiyor artık. Salonları, kibarlar çevresini kazanmak isteyen tiyatro ister istemez incelip züppeleşiyor, nükteden öteye geçmez oluyor. Nükte de iyi şeydir; ama, likör misali, hoşa gitmekle kalır. İnsanı ne doyurur, ne coşturur. Sahnede söz rakı gibi sert, su gibi cömert gerek. "Tiyatro özünden halkın, çoklugun malıdır. Demokrasinin doğduğu yerde dogmuş, onunla beraber gelişmiştir. " ... Bundan otürü tiyatronun en şaşmaz münekkidi (eleştirmeni) halk olmuştur." Bu fikirlerin Sabahattin Eyüboğlu'na ne zaman geldigini, nasıl geldiğini biliyorum. Geçn yazdı; Muammer Karaca, Cebeci'de bir açık hava tiyatrosunda temsiller veriyordu. Bu temsiller çok tutuldu. Tutulmasma sebep de
Muammer Karaca'nın, sahnede halkın diliyle konuşması, halkın 
hislerine terciiman olarak konuşması idi. Halk, bir tuluat sahnesinde, kendi davasının
müdaafasını kendi dili, kendi hicvi, kendi mizahı içinde seyrediyordu. Halkın Fransızca ile karışık mükalemelere (karşılıklı konuşma), vurguncuya, karaborsacıya hıncı vardır. Bir halk sanatkan çıkıp da bunları bütün gülünçlüğü ile ortaya koydugu vakit halk onu alkışlar. Halk kendisinin ifade edemedigi şeyleri sanatkarında görmek ister.
Orhan Veli Kanık, Tiyatro Yazıları, Mayıs, 2024.png.png
Muammer Karaca
       MUAMMER KARACA
Muammer Karaca yine şehrimizde. Bu sene de Cebeci Çiçek Bahçesi'nde temsiller veriyor. ilk oynadığı eseri kendi yazmış Platin Palas. Tiyatro tarihinde büyük eserler vermiş aktörlere rastlıyoruz. Ama Muammer sadece aktör kalsa daha iyi edecek. Biz onu, daha çok, bütün insanlarda gorülen halleri çok güzel belli ettigi vakit, çok kere de, hiç söylemedigi nükteleri için seviyoruz. Muammer'in bu seneki kadrosu da geçen senekine nazaran daha kuvvetli. Uzun seneler bir çok operetlerde seyrettiğimiz Süruri ailesinden Celal Sururi ile Ali Sururi var. Bunlara bir de son günlerde Atila Revüsü'nde oynayan Lütfullah Sururi'nin kızı, Gülriz Sururi katıldı. Çok genç olmasına rağmen büyük şeyler vaat eden Gülriz Sururi vücudu, sesi ve danslanyla bir operet sahnesi için daima bir kazanç olacaktı.
Orhan Veli Kanık, Tiyatro Yazıları, Haziran, 2024.png
Atilla Revüsü
ATİLLA REVÜSÜ
Geçen sayıda, Sabahattin Eyüboğlu'nun "Tiyatro yazısı" münasebetiyle, aktor Muammer Karaca'nın şehrimizde verdiği temsillerden bahsetmiştim.
Bir iki senedir yaz gelmiyor mu? 
Ankara'da bir tiyatro faaliyetidir başlıyor. Cebeci'deki açık hava tiyatrolarından birinde bu sene
de Atilla Revüsü var. AtilaRevüsü
sekiz on gün kadar Ekrem Reşit'le Cemal Reşit'in yazdıkları
Deli Dolu adlı opereti oynadı. Bu türlü eserlerin tuluat sahnelerinde
zaman zaman enikonu güzelleştiğini birçok defalar gördüğüm için bu revüye de gittim. Gittim ama, umduğumu bulamadım. Her şeyden evvel, bu teşekkülün bir tiyatro teşekkülü olmadığını soylemeliyim. İçlerinde ne bir aktöre rastlayabildim, ne de bir aktrise. Bayan Toto'nun hüsnüniyeti ile Gülriz Süruri'nin göz dolduran hali bir sahneyi kurtarmak için kafi gelmiyor. Tiyatro sayesinde geçinen insanlardan her şeyden evvel tiyatroyu ciddiye almaları 

beklenir. Oysa ki bu revüde bunu bulmak imkansız. Aktörler birbirleriyle konuşurken ahaliye dönerek konuşuyorlar. Baş erkek oyuncu
(adı Tevhit Bilge) yalnız kendi sozünü soyleyeceği zaman mikrofon başına geliyor; sozünü bitirir bitirmez ellerini pantolon ceplerine sokup başlıyor dolaşmaya. Karşımdakinin de ona söyleyecekleri varmış, umurunda değil. Tevhit Bilge karşımdaki aktorü 
küçümseyebilir; ama halkı
küçümsemeye hakkı yok. Yüzlerce kişinin kendisini seyretmek için uzak uzak yerlerden kalkıp oraya kadar geldiklerini unutmamalı.

   Yazılı eserlerin kalıplaşmış
nüktelerinin tuluat sahnelerinde sahnelerinde çoğu zaman inceldiğini, şirinleştigini gördüm. Bu heyette ise, tersine, nükteler, halk daha iyi anlasın diye midir nedir, olduğundan daha basit, daha bayağı bir hale getiriliyor. Herhalde bu da halkı hiçe saymaktan olacak. Atilla Revüsü'nü idare edenler
halkın da bir zevki olduğunu, hiç olmazsa kendileri kadar bir zevki olduğunu düşünmek zorundadırlar.
Orhan Veli Kanık, Tiyatro Yazıları, Temmuz, 2024.png
Shakespeare Gibi
SHAKESPEARE GİBİ
Deli Dolu operetinde bir tek soz hoşuma gitti. O sozün de müellife ait olduğunu sanmıyorum. Bir delikanlı sevgilisine aşkını anlatırken lugat paralamaya kalkıyor. Rakibi olan erkek bunun üzerine "Sen Sekispir gibi konuşuyorsun be!
Bak ben de sana Sekispir gibi bir cevap vereyim de gör" dedikten sonra şu ciimleyi soylüyor "Hayasızlığın tomurcuklandığı yerde edepsizlik çiçek açar." Sahiden de Shakespeare gibi.
Orhan Veli Kanık, Tiyatro Yazıları, Ağustos, 2024.png
Gönülden Gönüle
GÖNÜLDEN GÖNÜLE
Atila Revüsü'nün ikinci oynadığı eser Gonülden Gonüle idi. Buna eser demek ne dereceye kadar doğrudur bilmem. Arap filmlerinin kotü bir taklidi. Üstelik kötü de oynamıyor. Deli Dolu'da Rum taklidi yapan Bayan Toto o işi bir hayli beceriyordu. Halbuki bu eserde Türk taklidi yapmaya kalkıyor, olmuyor. Tevhit Bilge'nin Ermeni taklidi Ermeniden çok Yahudiye kaçıyor. Bu da, genç aktörün Yahudi rolü oynaya oynaya Yahudileşmemiş olmasından ileri geliyor herhalde. Gülriz Sururi'nin soylediği şu şarkı eser hakkında bir fikir verir sanırım.
Gece gündüz yat;
Oh, my heart! my heart!
Bu hayat rahat;
Oh, my heart! my heart!
Orhan Veli Kanık, Tiyatro Yazıları, Eylül, 2024.png
Halkla Gerçek
HALKLA GERÇEK
Son yirmi beş yılın sahne sanatkarları
içinde devamlı olarak hayran kaldığım birkaç; kişi vardı. Bunlardan biri Naşit'tir, biri Hazım, biri Halide. Son zamanlarda bu üç; isme bir de Salih Canar katıldı. Ona duyduğum hayranlığım da devam edeceğini sanmıyorum. Bu dört sanatkarı niçin bu kadar büyük görüyorum diye düşündüm. Nedir onlarda hoşuma giden? Nedir ortak olan ozellikleri? çok iyi biliyorum, onlarda ger1;ek olan bir §ey var. "Nasd oynarsam giizel olur?" demiyorlar; "Nasd oynarsam ger1;ek olur?" diyorlar. Ger1;egi de halka bakmak, halkt gormek, halkt duymak suretiyle buluyorlar. Demek, tasas1 ger($ek olan sanatkar halkt 1;igneyemiyor. Halkla ger1;ek bir daha kucak kucaga.
YAPRAK DERGİSİ
1.1.1949
Orhan Veli Kanık, Tiyatro Yazıları, Ekim, 2024.png
Eskisi Gibi 
Eskisinden Üstün
ESKİSİ GİBİ ESKİSİNDEN ÜSTÜN
Atila Revüsü'nün ikinci oynadığı eser Gonülden Gonüle idi. Buna eser demek ne dereceye kadar doğrudur bilmem. Arap filmlerinin kotü bir taklidi. Üstelik kötü de oynamıyor. Deli Dolu'da Rum taklidi yapan Bayan Toto o işi bir hayli beceriyordu. Halbuki bu eserde Türk taklidi yapmaya kalkıyor, olmuyor. Tevhit Bilge'nin Ermeni taklidi Ermeniden çok Yahudiye kaçıyor. Bu da, genç aktörün Yahudi rolü oynaya oynaya Yahudileşmemiş olmasından ileri geliyor herhalde. Gülriz Sururi'nin soylediği şu şarkı eser hakkında bir fikir verir sanırım.
Gece gündüz yat;
Oh, my heart! my heart!
Bu hayat rahat;
Oh, my heart! my heart!
Orhan Veli Kanık, Tiyatro Yazıları, Kasım, 2024.png
Antigone ile
Scapin'in Dolapları
ANTİGONE İLE SCAPİN'İN DOLAPLARI
   Ankara'da Küçük Tiyatro'da, Çağdaş Fransız yazarlanndan Anouilh'in Antigone adh eseri ile Moliere'den Scapin'in Dolaplan oynanıyor. Şimdilik, ne eserler üzerinde duracağız, ne de oynamışlar üzerinde. Başka bir noktaya dokunmak istiyoruz.

   Her iki eserden de parçalar çıkarılmış. Antigone'den çıkarılan parçalar açık saçık görüldüğü için çıkarılmış olacak; Moliere' in eserinden çıkarılanlarsa, eserde adliyeye karşı hırpalayıcı bir dil kullanılmasından. İyi ama hangi adliyeye? Fransız adliyesine. Ne zamanki Fransız adliyesine? 17'nci yüzyildaki Fransiz adliyesine. 17'nci yüzyıldaki Fransız adliyesinin haysiyetini korumak bize mi düşmüş diyeceksiniz. Herhalde öyle olmalı. Çünkü böyle bir vazifeyi kabullenmek bugüne kadar ne bir Fransızın aklına gelmiş, ne de bu eseri yüzyıllardır kendi sahnelerinde oynatan milletlerin. Hatta bu eser XIV. Louis zamanında bile, yani çağının ve memleketinin mahkemelerine hucum ettiği sırada bile kimseyi incitmemiş. 1935 yılına kadar yalnız Comedie-Française sahnesinde 1024 defa oynanmış da kimse ağzını açıp bir şey dememiş. İyi ama, bundan bize ne? O milyonlarca, o milyarlarca insan 17'nci yüzyildaki Fransız adliyesinin şerefini korumayı düşünmemişse biz de mi düşünnmeyelim? Biz dostları da mı düşünmeyelim?

   Şaka bir yana, gülünecek bir hal gibi anlattığım bu hal, aslına bakarsanız ağlanacak hal. işin daha acı tarafı da şu. Bu eseri bir zamanlar Vefik Paşa
ile Ali Bey de Türkçeye çevirmişler. 
Cevirmişler değil, daha fazlası, Turk hayatına uydurmuşlar. Orada tenkid edilen adliye de Türk adliyesi olmuş. Arna gene de o parçalar çıkarılmamış. Abdülhamit devrinde bile çıkarılmamış. "Neden?" dersiniz. Sebep meydanda. O gün bir tek Abdülhamit varmış. Bugün bir sürü Abdülhamit var.

   İş, olanı belirtmekle bitmiyor. Derde deva aramak gerek. Bu dolu dizgin ilerleyen softalığı önlemedikçe memlekette ne bir sanat hayatının gelişmesini bekleyebiliriz, ne de bilim alanmda ilerlemek mümkün olur. Birakın bir tiyatromuz, bir şiirimiz, bir resim sanatımız olmasını; birakın hürriyetten, haktan, eşitlikten söz açmanın suç sayılmasını; işi ölçüsüzlük adına, mantıksızlık adına alabildiğine ileriye götürmek o kadar kolay ki! Sahnede bir evin sefaletini anlatmak Türk ailesine hakarettir; böyle eser istemezük. "Mehmet Akif kotü şairdir" demek mukaddesatımıza tecavüzdür; boyle adam istemezük. Dil devriminden yana olmak kominform uşağı olmak demektir; boyle dil istemezük. Yunan klasikleri komünist propagandası yapmaktadır; böyle kitap istemezük. Nedir istediğimiz acaba? Eser yasak etmek, kitap toplatmak, gazete kapatmak, rektör dövdürmek, tek güvenimiz olan kanunu hiçe saymak mı? Üstelik bu işleri memleket yararına yaptığımızı soylüyoruz. İstediğimiz kadar söyleyelim, kim inanır?
YAPRAK DERGİSİ
15.1.1950
Orhan Veli Kanık, Tiyatro Yazıları, Aralık, 2024.png
Neler Demişler?
NELER DEMİŞLER?
   Suat Taşer, Ankara'da çıkan Zafer gazetesinde, pek eğlenceli yazılar yazıyor, konuşmalar yapıyor. Bunlardan biri Devlet Operası'nın sanatkarları ile sanat üzerine bir konuşma idi. Daha doğrusu, Suat Taşer bu sanatkarlara sanatın ne olduğunu soruyor, onlardan aldığı karşılıklan da gazetede yayımlıyordu. Suat Taşer' in böyle bir işe girişmesi herhalde sanatın 
ne olduğunu anlamak için değildir.
Çünkü Suat Taşer, hem sanatın ne olduğunu kendisine cevap verenlerden iyi bilir, hem de bu soru kendisine sorulsa soyleyecek söz bulamaz. Böyle bir hüküm vermekle Suat Taşer'i yermek istediğimi sanmayın. Kolay değildir sanatı bir cümlede anlatmak. Bana da sorsalar, ben de şaşırırım. Saşırırım ya, hiç; olmazsa cevap vermem. Suat Taşer'in hoşluğu da, konuştuğu insanlan cevap vermeye zorlamasından geliyor. O da biliyor bu zatlann söyleyecekleri sözlerden bir şey çıkmayacağını. Ama gene de soruyor işte. Niyeti ünlü sanatkar diye tanınmış bir sürü insanın sanat meseleleri üzerinde bile ne kadar az düşündüklerini göstermek olsa gerek.

   Böyle düşünmekte o kadar da haksız olmadığımızı, yayımlanan cevapları 
görünce daha iyi anlıyoruz. En akıllılan bu soruya "Sanat nedir?" sorusuna - "Allaha ısmarladık!" diye cevap vermiş. En yetkilileri de - operanın ünlü rejisörü - on dakika müsaade istedikten sonra, sanatı, yazılı olarak, şöyle tarif etmiş: 
   "Sanat Tanrının nefesidir."
   Bizim Ozdeyişler sütununa geçecek çapta, Reşat Semsettin'lere taş çıkaracak çapta bir soz.
YAPRAK DERGİSİ
1.4.1950
Orhan Veli Kanık, Tiyatro Yazıları, Ocak, 2025.png
Palme Academique
PALME ACADEMİQUE
   İktisat alanında Amerikalılar, kültür
alanında da Fransızlar, bize, ellerinden geldigi kadar yardım etmekten kaçınmıyorlar. İktisat alanında topla tüfekle, kültür alanında da nişanlarla kalkınıyoruz. Sabri Esat Siyavuşgil'den sonra, değerli fikir adamımız i. Galip Arcan da Fransızların Palme Academique nişanıyla nişanlandırıldı. Veren de sağ olsun, alan da.

   Gazetelerimizin yazdığına göre
İ. Galip Arcan'ın bu nişanı alması, bugüne kadar elliden fazla Fransız piyesini dilimize çevirip sahneye koymuş olması yüzündenmiş. Elliden fazla Fransız piyesini bir başka dile çevirmiş yazar belki de dünyada yoktur. Arna ne çıkar; Türkiye'de varmış ya, yeter. Üstelik, çevrilen piyeslerin kimlere ait olduğu da mühim değil. Fransızlar kendilerini dünyaya Louis Vemeuilles'lerle tanıtmak istiyorlarsa bize ne.
 
   Bununla beraber, son çevrilip de İstanbul Şehir Tiyatrosu' nda oynanan eser üzerinde bir saniye durmak istiyoruz Diyelim ki, Türk seyircisine Moliere'in Don Juan'ını göstermek gerekti. Arna, bunun için, eseri yani baştan tercüme etmeye ne lüzum vardı? Melih Cevdet'le Erol Güney'in tercümeleri, hatta Vefik Paşa'nın
adaptation'u bundan daha mı kötü idi? Maksat nişan almaya bir vesile hazırlamaksa ve önceki tercümelerden daha iyisini yapmak mümkün değilse,
- onlara baka baka - hiç olmazsa onlar kadarını olsun, yapmak mümkün değil miydi?
YERYÜZÜ
15. 9.1951
bottom of page