top of page
THEATRE NEWS TURKEY

Shakespeare Meselesi
Tiyatro Yazıları-3
-Sahte Shakespeare'ler: Edward de Vere-
Bir zamanlar, eski Grek ve Lâtin klâsiklerinin eserlerini Ortakurun manastırlarındaki keşişlerin yazdığı iddiası ortaya atılmış ve bunu birçok da kabul ve müdafaa edenler bulunmuştu. İşte bu neviden yüksek allâmelerin buldukları yeni yeni Shakespeare'ler, geçen yazımızda dediğimiz gibi, Bacon ile beraber sekiz tanedir. Bunları teker teker münakaşa etmeye değmez. Burada yalnız en son ortaya atılan ve bermutad "Yüksek ve orijinal ilim muhitleri"nde akisler yapan Eduard de Vere meselesini ele alacağız. 1926 senesinde Londra'da bakıcı Cecil Palmer tarafından çıkarılan I. Thomas Looney'nin bir kitabında ilk defa olarak Shakespeare dramlarını yazanın Oxford Kontu Eduard de Vere olduğu iddia edildi. Bunu diğer birtakım kitaplar ve bilhassa Gilbert Salter'in Yedi Shakespeare isimli eseri takip etti. Looney kitabında, Stradford'lu bu zorbayı, haksız olarak çıktığı dehâ tahtından indiriyor ve böylece dünya ile üç yüz seneden beri eğlenen adama haddini bildiriyordu. Bu dehşetli yeni fikir peşine birçok fazla akıllıları taktı, New York'ta çıkan American mecmuasının muharrirlerinden "Oliver Herfora" bu yeni dinin yaygaracısı kesildi. Edebiyat âleminde öyle bir gürültü yapıldı ki bir benzeri Markoni'nin telsizi veya Edison'un elektrik lambasını keşfetmesi gibi faydalı hâdiselerde bile yapılmamıştı. Looney işe başlarken bir polisin bir cinayet veya bir sahtekârlığı meydana çıkarmak için kullandığı metoda benzer bir yol tutmuştur. Evvelâ Shakespeare eserlerinde muhtemel müellifi meydana verebilecek yerler aramış, bunları toplamıştır; ikincisi, bunlar arasında çok kuvvetli bulunan birisini destek olarak almıştır; üçüncüsü, bu destek noktasına uyar bir adam aramıştır; dördüncüsü, bu adamın öteki noktalarda da uygun olup olmadığını tetkik etmiştir; beşincisi, bütün bunlar denk geliyorsa, bu adamın hayatını ve eserlerini araştırmış, bunun Shakespeare eserlerindeki tesirlerini tesbit etmeğe çalışmıştır; altıncısı, bütün diğer delilleri gözden geçirmiş ve nihayet, yeni keşfettiği müellif ile eskisi arasında ne gibi şahsî münasebetler bulunduğunu ortaya çıkarmak istemiştir. Ve bu metot ile şu neticeye varmıştır: Her şeyden evvel çok istidatlı lirik bir dehâ; eksantrik, hiç değilse bütün mutad bağlardan kurtulmuş ve kendini büsbütün edebî heyecanlara vermiş bir dehâ aranacaktır. Sonra hakikî Shakespeare bir aristokrat olacaktır. Çünkü dramlarda krallar, kraliçeler, kontlar, kontesler mükemmel bir tabiîlik ile konuştukları halde, alelâde adamlar soğuk ve manken gibi kalmaktadırlar. Aristokratları tasvirdeki bu muvaffakiyet ve burjuvaları tasvirdeki bu
muharrirlerin hikâyelerinden, dramlarından, eski tarihlerden alınmadır ve bunlarda değişiklikler pek azdır. Shakespeare'in dehâsı bu mevzuları işleyişindeki ustalıkla, onları, bir iki kelime çıkarıp birkaç cümle koyarak alelâdelikten şâheserliğe çıkarmakta kendini gösterir, o, Fırtına piyesinde sihirbaz Prospero'ya söylediği gibi, sihirli değneğini hangi şeye dokundurdu ise o şey paha biçilmez kıymetler almıştır. Halbuki E. de Vere gibi aristokrat bir sanat gururu taşıyan, ve yaşamak için sanata muhtaç olmayan bir adamın buna "tenezzül etmeye" zihniyetinin müsait olmayacağı meydandadır. Sırf sanat için dram yapan bir kont, dört beş sene önce Londra tiyatrolarında oynanmış bir piyesi değiştirip ona Hamlet ismini veremez, bu Hamlet dünyanın en mükemmel dramı, eskisi, kötü ve acemi bir piyes olsa bile... Shakespeare'in bir lord olmadığı ve o zaman için muhakkar addedilen bir mesleğe gönlünü ve ömrünü bağladığı birçok yazılarından da belli olmaktadır, 111'inci sonesinde: "... Bunun için benim ismim bir damga ile damgalanmıştır ve bunun için benim mevcudiyetim, uğraştığım şeyin içinde kaybolup gitmektedir, tıpkı bir boyacının eli gibi..." diyerek içindeki sanatkâr gururu ile mevkii arasındaki tezadı anlatan şair 29'uncu sonesinde bu derdini bütün açıklığı ve acılığıyla ortaya vurmuştur. Hem dediklerime bir delil, hem de çok güzel bir şiir olduğu için soneyi aynen alarak bu trilojiyi bitiriyorum: Mukadderatın ve dünyanın istihfafına(küçümsemesine) uğramış olarak tek başıma merdud(geri dönmüş) bahtımdan şikâyet ettiğim, sağır gökyüzüne boş yere bağırdığım, ve kendime bakıp hayatıma lânet ettiğim ve başkaları gibi ümid dolu, güzel ve dost sahibi olmağı ve şu sanatı veya bu kudreti istediğim, ve kendimdekilerin en kıymetlisinden bile en az memnun olduğum zamanlarda; kendi kendime bile hemen hemen istihfafa değer göründüğüm zamanlarda seni düşünür ve sabahleyin uçan bir tarla kuşu gibi bu donuk yerden yükselerek göklerin kapısında şarkılar söylerim. Çünkü senin aşkını anmak beni o kadar zenginleştirir ki, bahtımı taçlara ve devletlere bile değişmem. VARLIK DERGİSİ
Ocak, 1935
burjuvaları tasvirdeki bu muvaffakiyetsizlik onun yüksek asilzadelerden biri olduğuna şüphe bırakmamaktadır. Kral dramlarından onun Lancaster fırkası taraftarı olduğu, diğer dramlarından İtalya'yı sevdiği, müzik ve spordan hoşlandığı, paraya ehemmiyet vermediği, Püritenlerin Protestanlığını değil, Katolikliği sevdiği fakat bu sevginin biraz da septik olduğu, kadınlara karşı anlaşılmaz ve biraz da tezatlı tavırlar aldığı anlaşılmaktadır. Ve bütün bu vasıflar, Stradford'lu bu cahil ve aptal yabancıda değil, asil, zeki, zengin, orijinal Oxford Kontu'nda mevcuttur. Aklı başında olan, edebiyata, sanat meselelerine bilen gözlerle bakan, yaratma işinin, sanatkârın teşekkülünün mahiyeti hakkında birazcık fikri bulunan bir insan, yukarıdaki kuvvetli delillere dudak bükmekten, gülümsemekten kendini alamaz. Diğer bütün şairler hakkında buna benzer polis tahkikatı yapılsa hepsinin eserlerine kendilerinden daha muvafık birer müellif bulmak mümkündür, ama nedense bu eserleri yine o ehliyetli olmayan adamlar yazmışlardır. Bu ciheti bir yana bıraksak bile, niçin bir adamın fevkalâde eserler yazabilmesi için muhakkak acayip, kayıtları altüst eden bir adam olması iktiza etsin? Goethe hayatında yüksek rütbeli bir burjuva olmaktan pek az kurtulmuştur; en güzel Almanca dramlar yazan "Grillparzer" yarım asırdan fazla küçük bir memur olarak yaşamış, bir hikâyeye mevzu olacak kadar bile macera geçirmemiş, aynı alelâdelik içinde ölmüştür. Bir bardak suda fırtına koparmanın moda olduğu ve dejenerelerin yalnız bu hastalıklarına dayanarak edebiyat tarihlerine girmedikleri zamanlarda, kafalarının içinde dünyalar yaşayan, heyecanların en büyüğünü duyan sahici sanatkârlar dış hayatlarını acayipliğe bürümek lüzumunu duymazlardı; çünkü o zamanlar bu gibi şeylerden şişinerek bahseden gazeteler mevcut değildi. Sonra asilzadelik meselesi ne kadar esaslıdır? Öyle ya insan asilzade olmadan onları anlayabilir mi? Kralları hattâ tanrıları görülmemiş bir tabiîlikle konuşturan Homer herhalde kör bir dilenci değildi; ya bir hükümdar sülâlesine, yahutta Olimp'e mensup idi. Eşilos, Öripides, keza... Sonra: Corneille ve Racine, kralları tabiî konuşturan dramcılardır, tarih kaydetmese dâhi muhakkak bir yerden şehzadelik bulaşığı almış olacaklar... Diğer delillerin ne kadar kuvvetli olduğunu ve Stradford'lu Shakespeare'i ne dereceye kadar eserlerinin müellifliğinden azledebileceğim okuyanların hükmüne bırakıyorum. Fakat şunu da söyleyelim ki, Shakespeare'in dramları kendisinden evvelki muharrirlerin hikâyelerinden,
Muammer Karaca
MUAMMER KARACA
Muammer Karaca yine şehrimizde. Bu sene de Cebeci Çiçek Bahçesi'nde temsiller veriyor. ilk oynadığı eseri kendi yazmış Platin Palas. Tiyatro tarihinde büyük eserler vermiş aktörlere rastlıyoruz. Ama Muammer sadece aktör kalsa daha iyi edecek. Biz onu, daha çok, bütün insanlarda gorülen halleri çok güzel belli ettigi vakit, çok kere de, hiç söylemedigi nükteleri için seviyoruz. Muammer'in bu seneki kadrosu da geçen senekine nazaran daha kuvvetli. Uzun seneler bir çok operetlerde seyrettiğimiz Süruri ailesinden Celal Sururi ile Ali Sururi var. Bunlara bir de son günlerde Atila Revüsü'nde oynayan Lütfullah Sururi'nin kızı, Gülriz Sururi katıldı. Çok genç olmasına rağmen büyük şeyler vaat eden Gülriz Sururi vücudu, sesi ve danslanyla bir operet sahnesi için daima bir kazanç olacaktı.
Tiyatro Yazıları-3

bottom of page





