top of page
  • Facebook
  • Twitter
  • YouTube
  • Pinterest
  • Instagram
Sabahattin Ali
       Diğer Yazıları
sabahattin ali
tiyatro yazıları
  • Facebook
  • Twitter
  • YouTube
  • Pinterest
  • Instagram
Sabahattin Ali, Tiyatro Yazıları, Mart, 2024
Devlet Tiyatrosu
Otelci Kadın
Temsilleri-1
İki haftadan fazla bir zamandan beri Ankara Halkevi'nde devam eden Devlet Konservatuvarı temsilleri, sonuna yaklaşmaktadır. Seyirciler tarafından Halkevi salonunda ve münekkitlerimiz tarafından gazetelerde hararetle alkışlanan bu temsillerin hususiyeti nedir? Henüz mekteplerini bitirmeyen, sahne tecrübeleri yok denecek kadar az olan genç sanatkârlar bize hiç kusursuz, tam manâsıyla olgun bir oyun mu gösterdiler? Bizi, temsil ettikleri eserlerdeki büyük ihtiraslar ve insanı bağlayan karakterlerle mi büyülediler? Niçin temsilden sonra salonu terk eden herkes, zihninde belirmek isteyen az veya çok ehemmiyetli tenkitleri geri itiyor, bu akşam gördüklerinde bir başkalık, bütün kusurları örten ve müsamahayı zaruret haline getiren müspet bir taraf bulunduğu noktasında birleşiyordu? Devlet Konservatuvarı iki eser temsil etmektedir. Bunlardan birisi on sekizinci asır İtalyan tiyatro muharrirlerinden Carlo Goldini'nin Otelci Kadın ismindeki üç perdelik komedisi, diğeri de meşhur bestekâr Puccini'nin Toska operasının ikinci perdesidir. Otelci Kadın piyesi oldukça hafif mevzulu aydınlık ve akılcı bir komedidir. Seyredenleri baştan sona kadar sıkmadan götürüyor. Daima neşeli, kurnaz, hem gönlünü, hem kesesini düşünen, fakat asla dürüstlükten ayrılmayan Otelci Kadın Mirandolina, sahneye ilk çıktığı andan itibaren kazandığı sevgiyi, zavallı âşıklarına reva gördüğü zalimce oyuna rağmen kaybetmiyor. Kadınlara düşman olduğunu iddia ettiği halde Otelci Kadın'ın ağlarına pek çabuk düşen Kavalyere, asaleti ile övünen korkak Marki, saçtığı paralara güvenen saf Kont... Mirandolina'ya karşı duyduğu aşktan dolayı bütün müşterileri kıskanan, şüphe ile ümit arasında çırpınan genç uşak... Bütün bu şahsiyetler, alâkamızı hiç aksatmadan perde kapanıncaya kadar devam ettiriyorlar. İkinci derecede bir rolü olan Kavalyere'nin uşağı bile uzun zaman gözümüzün önünden gitmiyor. Acaba bunun sebebi nedir? Çünkü oynayanlar, yalan yapmıyorlar. Üzerlerine aldıkları rolleri ezberleyip sahneye çıkmakla her şeyin bitmiş olmadığını, bilakis asıl büyük güçlüğün şimdi başladığını, başka şahsiyetlerin kalıbına girip sahiden yaşamak icap ettiğini anlıyorlar.  Türk sahnesinde belki ilk defa olarak, aktörler temsil ettikleri karakterleri, "oynanması icap ettiği gibi" değil "yaşayıp kendilerine mal ettikleri gibi" oynuyorlar. Onun için karşımızda, bir sahne eserini, yerine göre sesini alçaltıp yükselterek, yüzünü çeşit çeşit buruşturup yalancıktan gülerek tekrar eden kuklalar değil, her biri kendi hususiyeti içinde ayrı ayrı
yaşayan unutulmaz insanlar görüyoruz. Ve gene bunun için, piyeste hiçbiri büyük ve ehemmiyetli birer şahsiyet olmayan tipleri, pek yakından ve pek iyi tanıdığımız kimseler gibi, zihnimize yerleşmiş buluyoruz. Çünkü bir sahne eserindeki kahramanların hayatı, bunların ehemmiyetine değil, canlılığına bağlıdır. Ve hakikî aktör, çok kere, muharririn yarı ölü bıraktığı tipleri bile hayata kavuşturmaya muktedirdir. Yalancı aktör ise, hareketleri ne kadar ustaca, sesi ne kadar tesirli olursa olsun, bizi ruhumuzun en derin yerinden inandırmaya muvaffak olamaz. Belki bir müddet için gözlerimizi kamaştırır, bizi şaşırtır, fakat tiyatrodan çıkar çıkmaz kafamızda vuzuhsuz(aydınlık olmayan) birtakım şekillerden başka bir şey kalmadığını, hiçbir canlı insanın hatırasını beraber götürmediğimizi fark ederiz. Konservatuvar talebeleri, bütün tecrübesizliklerine rağmen "yalan yapmayan" aktörler olduklarını isbat etmişlerdir. Esas budur. Diğer meziyetler zamanla, tecrübeyle elde edilecektir. Otelci Kadın temsilinin bir başka hususiyeti de, lisanıdır. Seyircilerin hemen hepsi, daha ilk kısımlarda, derin bir nefes aldılar ve kendilerine bile itiraf etmedikleri bir korkudan, bu temsilde de mahut(bilinen) "sahne Türkçesi" ile karşılaşmak korkusundan kurtuldukları için sevindiler. Manakyan'dan beri sahnemize musallat olan ve bugüne kadar anane halinde devam eden o feci dil, bu sefer kulakları tırmalamadı. Sadece bu nokta bile sahnemiz için emsalsiz bir kazançtır. Türkiye'nin hiçbir yerinde konuşulmayan ve Türk tarihinin hiçbir devrinde konuşulmuş olmayan o alelacayip, yapmacık, bazan hırıltılı, bazan yılışık sahne dili, son zamanlarda, zevk sahibi olanları tiyatroya gitmekten menedecek kadar ilerlemiş ve yerleşmiş bulunuyordu. Seyirciler ilk defa olarak konservatuvar temsillerinde tabiî bir konuşma işittiler. Aktörler hepimizin bildiği, duyduğu, alıştığı şekilde konuşuyorlardı. Sesler bir üstat modeline göre ayarlanmış değildi, herkes kendisi olarak kalıyor, kendisi olarak bağırıyor veya gülüyordu. Manâsız hecelere basarak derin manâlara varmak, yerli yersiz uzatmalar yapmak hiçbir aktörün aklına gelmiyordu. Yirmi otuz metre uzakta oturanlara da duyurabilmek için tabiîden çok daha yüksek sesle ve çok daha vazıh konuşulması icap eden sahneden, hiç tabiîliğini kaybettirmeden güzel Türkçemizi, temiz, açık, samimî bir şekilde duyurmuş olmak şerefi Devlet Konservatuvarı talebesinindir. Ve bunun için biz bu temsillerde sahici Türk Millî Tiyatrosu'nun başlangıcını görmekteyiz. Toska operasının ikinci perdesi hakkındaki fikirlerimizi yarınki yazımızda bulacaksınız.
ULUS GAZETESİ,
19 Nisan 1941
Sabahattin Ali, Tiyatro Yazıları, Nisan, 2024
Devlet Tiyatrosu
Tosca
Temsilleri-2
   Avrupa'nın birçok yerlerinde, bugün bile, opera denildiği zaman akla ilk gelen şey müzik ve sadece müzik olur. Muhteşem dekorlar içinde süslü elbiseler giymiş birtakım muganni ve muganniyeler 1 sahneye çıkarlar, suflör sandığına yaklaşıp, bir ellerini manzume okur gibi kaldırıp diğer ellerini kılıçlarına dayayarak aryalarını söylerler, muayyen hareketlerle sağa sola gidip yerlerini teganni sırası gelen diğer artiste bırakırlar. En büyük ihtirasları ifade eden yerleri avaz avaz haykırırken bile yüzler ifadesiz ve lâkayt, hareketler manâsız ve yersizdir. Çok kere, temsil ettikleri şahsiyetlere o kadar yabancıdırlar ki, insan onları bilmedikleri bir dilde, manâsını anlamadıkları bir şarkıyı söylüyor zanneder. Büyük bir üstadın bestelediği bir operayı dinlemek için tiyatroya giden birçok zevk sahibi insan, oyunun sonuna kadar, başını önüne eğip, gözlerini yere dikerek sadece dinlemeyi, başını kaldırdığı zaman göreceği manâsız ve gülünç manzara ile kulaklarının zevkini bozmamayı tercih eder. 1 Şarkı söyleyenler. Halbuki operadan maksat bu olmadığı muhakkaktır. Bir opera eserinin sadece birtakım ses sanatkârlarına konser verdirmek için yazılmadığı aşikârdır. Operada dramatik unsur da müzik kadar ehemmiyetlidir. Opera sahnesi solistlerin yarış ettiği yer değil, teganni edilerek tiyatro oynanan bir yerdir. Yani bir opera aktörü sadece bir muganni değil, anı zamanda bütün evsafıyla(nitelikleriyle) bir aktördür. Teganni ettiği parçaların ruhunu kavraması, söylediklerini hissetmesi, temsil ettiği şahsı tam manâsıyla benimsemesi ve bir aktör gibi "yaşaması" lâzımdır. Nitekim Avrupa ve Amerika operalarından bir kısmında artık bu kanaat yerleşmiş, sanatkâr için biraz yorucu olmakla beraber, yürünecek bir tek yolun bu olduğu, opera sahnesinde şarkı söylendiği kadar da oynanmak icap ettiği kabul edilmiştir. Türkiye'de bir opera kurulurken Avrupa'nın eskimiş, sakim(yanlış) yollarından değil de, en yeni, en doğru ve isabetli bir yoldan yürünmesi bizim için büyük bir kazançtır. Geçen sene Devlet Konservatuvarı talebesi tarafından oynanan Madam Butterfly operasının ikinci perdesi, Avrupa sahnelerine bile nasip olmayan bir hâdise ile karşılaşmıştı: Seyirciler arasında birçokları, genç Japon kızının elemine iştirak ederek ağlamaya başlamışlardı. Demek ki bu rolü oynayan genç sanatkâr sadece partisini söylemekle kalmamış, bütün elemi, bütün hasretiyle sahiden bir Madam Butterfly olarak yaşamıştı. Bu sefer temsil edilen Toska operasının ikinci perdesinde de aynı hususiyeti buluyoruz. Sanatkârlar sadece bir orkestra refakatinde 
aryalarını söylemiyorlar, üzerlerine aldıkları rolleri, bütün karakter incelikleri benimsiyorlar. Yüzlerinin her hareketi ile, her adımları ile, hattâ seslerinin yer yer aldığı manâ ile sahne üzerinde bir Toska, bir Scarpia, bir Cavaradosso olarak yaşıyorlar. O zaman birdenbire bütün eser başka bir manâ alıyor, sadece bir opera olarak kalmayıp bir ihtiras piyesi, bir trajedi oluveriyor. Seyirci birkaç sanat şubesinin müşterek tesiri ile sarsılıyor; sırtını koltuğun arkalığına dayayarak, mahdut bir alâka ile, oldukça güzel bir müzik dinleyeceği yerde, tâ içinden yakalanıp sürüklendiğini, karşısında ıstırap çeken, seven, yeise düşen birtakım insanların mukadderatlarıyla alâkadar olduğunu fark ediyor, şimdi yalnız kulağıyla değil bütün şuuruyla sanat eserinin içine girmiştir; tiyatroyu terk ederken sadece kulağında hoş nameler değil, gözlerinde unutulmaz insanların hatırası, ruhunda o insanların mukadderatının tesiri vardır. Seslerinin kalitesi bakımından hakikaten hayret verecek bir mertebeye erişmiş bulunan sanatkârlar, hem orkestra, hem de koro ile rabıtalarını muhafaza ederek müziğin müsamahasız kaidelerine bağlanırken, aynı zamanda çok muvaffak birer aktör olduklarını isbat ettiler. Oynadıkları sahneler, heyecanlı ve ihtiraslı bir tiyatro eserinden farksızdı. Roma polis müdürü Scarpa, gözlerinde, hareketlerinde zapt edilmez bir ihtiras görülen ve sesinde arzuların feryadı titreyen bir adamdı. Toska, sevgilisinin maruz kaldığı işkence ve bunu takip eden ümitsizlik ve yeis anlarında mustarip ruhunun bütün samimiyetiyle feryat eden ve çırpınan hakikî bir sevgili, ve metin tavrı, kuvvetli iradesiyle Cavaradossi tam bir idealist idi. Toska'nın ikinci perdesini seyredenler, muhakkak ki, kurulması biraz geç kalmış olan Türk operasının artık sağlam temellere dayandığına inanarak salondan çıkmışlardır.
ULUS GAZETESİ

22 Nisan 1941
Sabahattin Ali, Tiyatro Yazıları, Haziran, 2024
Shakespeare Meselesi
-Hakikî Shakespeare-
Edebi Tetkitler:
Shakespeare Meselesi
-Hakikî Shakespeare-

Daha Shakespeare'in yaşadığı zamanlarda bile onun kıymeti, şahsı ve eserleri üzerinde muhtelif hükümler verilmeğe başlanmış, bu hal günümüze kadar, bazan kabarıp bazan sönerek devam etmiştir. Yeryüzünden sersem insanların tamamen yok olup gitmesine ve herkesin, ne kadar açık olursa olsun, her hakikati görmesine imkân olmadığını; ve sakat işleyen kafalar her zaman kendilerine yoldaş bulabileceği için bu nevi acayiplikler daha da devam edecektir. Yüksek kültürlü memleketlerde bir Shakespeare meselesi artık mevcut değildir. Oralarda ikide birde zuhur eden "orijinal" münekkit ve âlimler, kendilerine benzeyen beş on deliyi de bağırtıp çağırttıktan ve hakikî ilim ve sanat muhitlerini bir hayli güldürdükten sonra unutulup giderler. Halbuki bizde nedense bu gibi cinnet mahsulü fikirler ciddiye alınmakta, üzerinde durulacak meseleler telâkki edilmekte ve bu şekilde birçok kafalar bulandırılmaktadır. Bu yazımız, Shakespeare'in şahsı ve eserleri etrafındaki tereddütlerin ne kadar gülünç, ne kadar "bozuk kafalar mahsulü" olduğunu göstermek ve bir Shakespeare meselesi mevcut olmadığını ve olamıyacağını anlatmak için yazılmıştır. Shakespeare'in şahsı etrafındaki tereddütlerin en göze çarpanı, onun hayatı hakkında hemen hemen hiçbir şey bilinmediği yolundaki batıl itikattır. Bu rivayet, hattâ birçok aklı başında adamlar tarafından, bir mütearife (isim,eskimiş,mantık Belit) olarak kabul edilmekte, böylece birçok başka saçmalıkların da bu birinci saçmaya dayanarak ortaya atılmasına meydan verilmektedir. Şu hakikat evvelâ kafalara yerleşmelidir ki: On altıncı asrın hiçbir büyük tiyatro muharriri, hiçbir büyük İngiliz şairi hakkında, Shakespeare hakkında bildiğimizden daha fazla bir şey bilmiyoruz. Şu hakikatleri de göz önünde tutalım: O devirlerde aktörlerin mevkileri çok muhakkardı(horlanmıştı) ve dram muharrirleri hiçbir hürmet görmezler, hattâ resmen "edebiyat dışında" addolunurlardı. Shakespeare'in de hissedar olduğu Globe tiyatrosu yanmış ve bu yangında muharririn el yazıları ve birçok vesikalar zayi olmuştur. İngiltere'de o sıralarda birçok dâhilî harpler patlamıştır. 1642 senesinde, Püritenlerin galebesi ile, bütün tiyatrolar kapatılmış ve bunların yazıları darmadağınık olmuştur. 1666'daki büyük Londra yangını son vesikaları da kül yapmıştır. Bütün bunlar düşünüldüğü zaman, Shakespeare hakkındaki membaların, hayatı hakkındaki bilgilerin, hattâ insanı hayrete düşürecek kadar çok olduğu görülür. Sonra unutulmamalıdır ki, Shakespeare ve muasırları, bir tiyatro muharririnin bir eseri yazıp oynatmakla vazifesi bittiği ve bunu tabettirmenin(kitaplaştırmanın) küstahlık, belâpervazlık, hattâ mensup oldukları tiyatro hesabına zararlı bir iş olduğu kanaatinde idiler. Dramın ve tiyatronun bir ehemmiyet alması Shakespeare'den sonra başlar. Shakespeare'in tabileri(yayıncıları) o zamanın lisanına uyarak onun dramlarına "trifles" 
demektedirler.Sonra birçok dostlarının söylediklerine göre, bu büyük muharrir silik kalmayı isteyen ve kendini göstermekten ziyade etrafı gözden geçirmeğe meyyal bir tabiatı olan bir adamdı.
1 Tanıtlanması gerekmeyen söz: aksiyom.
2 Yüksekten atıp tutmak.
3 Trifles: saçma şey, ehemmiyetsiz şey, cüziyat. Goethe çok isabetli olarak Shakespeare dramları hakkında şunları söylüyor: "Shakespeare, piyeslerinin basılmış kitaplar haline gelebileceğini, bunların sayılıp birbirile mukayese edileceğini ve hesaba çekileceğini aklına bile getirmemiştir. Yazarken onun gözlerinin önünde daha ziyade sahne vardı. Dramlarını, sahneden aşağı doğru uzanarak kulaklara ve gözlere şöyle temas eden ve çabucak geçip gidiveren, elle tutulması, araştırılması imkânsız, hareketli ve canlı bir şey olarak görüyordu; ve bu şekilde mesele yalnız icap ettiği anda tesirli ve manâlı olmak idi." Hamlet'in tiyatro hakkındaki meşhur sözleri (Hamlet perde 3 sahne 2) muharririn sahneyi ne kadar yüksek tuttuğunu, ona ne kadar ehemmiyet verdiğini gösterdiği halde, edip ve şairler hakkında muhtelif dramlarındaki ehemmiyet vermeyiş ve küçük görüşler, onun matbu eserlere karşı lâkaytlığını gösterir. Ve bu adamın el yazısıyla dramı mevcut değildir diye birçok şüphelere düşmek, yukarıdaki izahattan sonra sahiden gülünç olur. Shakespeare, zamanında hiç de az takdir edilmiş bir kimse değildi. Birçok budalaların yaşayıp yaşayamadığından şüphe ettikleri bu adamdan, muasırları birçok yerlerde bahsetmişlerdir. Zamanındaki insanların kendisi hakkında 225 tane sözü, yani mevzubahis edişleri, hükümleri, telmihleri(anıştırmaları) kaydedilmiştir. Bunlar bir kitap halinde toplanmış olarak bu gün her bilgi isteklisinin ifadesine konulmuştur. -1- 
Francis Meres 1598'de çıkardığı (Pallas hâzinesi - Palladis Tamia) isimli kitapta Shakespeare'i eski klâsiklerle aynı dereceye koymakta ve "dostları arasında dolaşan şeker gibi tatlı soneler -2- ve on iki dramın muharriri olarak zikretmektedir. Daha o zaman lisandaki üstatlığını da takdir etmiştir: (İyi kurulmuş cümle - Fine filed phrase). Meres, kudretinin en yüksek misâllerini vermiş olmadığı bir devrede bile onun hakkında şöyle diyor: "Nasıl Euphrobus'un ruhunun Pythagoras'ta yaşadığı söyleniyorsa, Ovid'in tatlı ve lâtif ruhu da, tatlı dilli Shakespeare'de yaşamaktadır. Bunu onun "Venüs ve Adonis"i, "Lucrezia"sı ve hususî dostları arasında dolaşan tatlı soneleri isbat eder..." -1-Munro: The Shakespeare allusion-book. -2-His sugred sonnets among his private friends.Shakespeare'in devrindeki şahsiyeti hakkında bir fikir vermek için, o zamanın şairlerinden Robert Greene'in bir yazısını alalım. Greene bu yazıda üç dostunu, yani o devrin en mühim üç edibi ve şairi olan Marlowe, Nash ve Peele'yi bu yeni doğan yıldıza karşı dikkate davet ve ikaz ediyor: "İşte uçmak üzere olan bir karga ki, bizim tüylerimizle mücehhezdir(donanmıştır) (ve kendi kaplan kalbi ile)* bir aktör postuna bürünmüştür. Zannediyor ki bizim en iyilerimiz kadar bir 'blanke verse' (beş aksanlı mısra) yazabilir. O tam manâsıyla bir hezarı fendir. -4- Kendi kanaatince de yegâne sahne sarsıcısıdır (Shake Scene).**" Shakespeare'in cahil olduğu iddiası da birçok aklı başında insanları yanlış yola sevk edecek kadar çok yayılmıştır. Okuması yazması pek az, malûmatı pek noksan olduğu rivayeti birçokları tarafından basit bir hakikat olarak kabul
ne kadar yüksek tuttuğunu, ona ne kadar ehemmiyet verdiğini gösterdiği halde, edip ve şairler hakkında muhtelif dramlarındaki ehemmiyet vermeyiş ve küçük görüşler, onun matbu eserlere karşı lâkaytlığını gösterir. Ve bu adamın el yazısıyla dramı mevcut değildir diye birçok şüphelere düşmek, yukarıdaki izahattan sonra sahiden gülünç olur. Shakespeare, zamanında hiç de az takdir edilmiş bir kimse değildi. Birçok budalaların yaşayıp yaşayamadığından şüphe ettikleri bu adamdan, muasırları birçok yerlerde bahsetmişlerdir. Zamanındaki insanların kendisi hakkında 225 tane sözü, yani mevzubahis edişleri, hükümleri, telmihleri(anıştırmaları) kaydedilmiştir. Bunlar bir kitap halinde toplanmış olarak bu gün her bilgi isteklisinin ifadesine konulmuştur. -1- Francis Meres 1598'de çıkardığı (Pallas hâzinesi - Palladis Tamia) isimli kitapta Shakespeare'i eski klâsiklerle aynı dereceye koymakta ve "dostları arasında dolaşan şeker gibi tatlı soneler -2- ve on iki dramın muharriri olarak zikretmektedir. Daha o zaman lisandaki üstatlığını da takdir etmiştir: (İyi kurulmuş cümle - Fine filed phrase). Meres, kudretinin en yüksek misâllerini vermiş olmadığı bir devrede bile onun hakkında şöyle diyor: "Nasıl Euphrobus'un ruhunun Pythagoras'ta yaşadığı söyleniyorsa, Ovid'in tatlı ve lâtif ruhu da, tatlı dilli Shakespeare'de yaşamaktadır. Bunu onun "Venüs ve Adonis"i, "Lucrezia"sı ve hususî dostları arasında dolaşan tatlı soneleri isbat eder..."

-1-Munro: The Shakespeare allusion-book.
-2-His sugred sonnets among his private friends.

Shakespeare'in devrindeki şahsiyeti hakkında bir fikir vermek için, o zamanın şairlerinden Robert Greene'in bir yazısını alalım. Greene bu yazıda üç dostunu, yani o devrin en mühim üç edibi ve şairi olan Marlowe, Nash ve Peele'yi bu yeni doğan yıldıza karşı dikkate davet ve ikaz ediyor: "İşte uçmak üzere olan bir karga ki, bizim tüylerimizle mücehhezdir(donanmıştır) (ve kendi kaplan kalbi ile)* bir aktör postuna bürünmüştür. Zannediyor ki bizim en iyilerimiz kadar bir 'blanke verse' (beş aksanlı mısra) yazabilir. O tam manâsıyla bir hezarı fendir. -4- Kendi kanaatince de yegâne sahne sarsıcısıdır (Shake Scene).**" Shakespeare'in cahil olduğu iddiası da birçok aklı başında insanları yanlış yola sevk edecek kadar çok yayılmıştır. Okuması yazması pek az, malûmatı pek noksan olduğu rivayeti birçokları tarafından basit bir hakikat olarak kabul edilmektedir. Halbuki bu koskoca kanaatin, bu dev gibi yanlışlığın aslının ne olduğunu bilmek insanı katılarak gülmeye sevk eder. Bu saçma kanaat, "Ben Jonson'un, Shakespeare'in 1623'te neşredilen ve 'Folio nüshası' diye meşhur olan külliyatı asarına 5 yazdığı bir mukaddemede(önsözde), şairi göklere çıkarırken söylediği bir cümleden doğmuştur. Ben Jonson, emsali dünyaya gelmemiş bir adam olarak anlattığı Shakespeare'e hitap ederek: "Gerçi sen biraz Lâtince ve daha az Yunanca biliyordun, fakat büyüklük senin kendinde idi ve bunun önünde, Yunan ve Roma'nın gürleyici dahileri, eğilmelidir" diyor.
*
Shakespeare'den bir cümle.
4 Elinden birçok iş gelendir.

** Shakespeare ismi ile cinas.
5 "Tüm eserleri"ne.

İşte Shakespeare'in bütün cehaleti, Ben Jonson'un bu "sen biraz lâtince ve daha az Yunanca biliyordun" cümlesinden anlaşılmaktadır;
asırlardan beri birçok kafalarda yer eden, hattâ aksi düşünülmeyen bu yayılmış kanaat işte bu kadar gülünç bir membadan köklerini almaktadır. Zavallı Ben Jonson, en masum cümlesinin en sevdiği adam hakkında en sıkılmaz bir iftiraya kök olacağını bilseydi ne kadar üzülürdü. Bu misâl bile, insanların bazan ne kadar şümullü(kapsamlı) hatalara düşebileceğini gösterir. Zaten şairler 
hakkındaki hükümleri şairler, şiir tabiatı olanlar, şiiri sevenler değil de, âlimler ve edebiyat tarihçileri vermeğe başlayalı bu nevi hükümler bu kadar manâsız, yersiz, saçma olmağa başlamıştır. Goethe, Wieland, Lessing, Herder, Schiller hiçbir zaman Shakespeare hakkında bizim bugün malik olduğumuz malûmatın hattâ onda birine malik değildiler; fakat onlar Shakespeare'in sanatkârlığı hakkında bugünkü âlimlerden namütenahi(sonsuz) fazla şeyler biliyorlardı. Haricî şeyler hakkında fazla bilmeyi istemiyorlardı bile, çünkü bu onlara şairin özü hakkında fazla bir şey söylemiş olmayacaktı. Onlar bir şairin kıymetini, doğum yılının veya mektepte okuduğu sene adedinin şu veya bu olmasında değil, eserlerinde arıyorlardı. Shakespeare cahil falan değildi. Bir dram muharririnde olması lâzım gelen bütün meziyetlere, bütün kabiliyetlere malikti. Onun ilmî kifayetsizliğinden bahsetmek moda olduğu halde, iyi Yunanca bilmemekle dram yazamamak arasında ne gibi bir münasebet olduğunu söyleyen yoktur. Shakespeare, ne yaptığını, tiyatro eserinin nasıl yazılacağını, seyircileri alâkadar edecek şahısların ve vakaların nasıl olması lâzım geleceğini gayet iyi bilirdi. Voltaire'in "sarhoş vahşi" dediği adam, sahne sanatını herhalde bu Fransızdan fazla anlamıştı. Kendi memleketindeki lâtince mektebi bitiren, fakat üniversite tahsilini yapmayan Shakespeare, zamanının allâmeleri(çok bilenleri) nevinden bir âlim olmamakla beraber, çok geniş bir mütalâa ufkuna malikti. Eserlerini aldığı yerler, onun ne kadar çok, ne kadar muhtelif sahalarda okuduğunu gösterir. Ulema kitapları yerine bir sanatkâra daha fazla lâzım olan eserler, meselâ Fransız ve İtalyan hikâye kitapları, İspanyol romanları, seyahat tasvirleri, Yunan ve Roma şair ve muharrirlerinden tercümeler ve Montaigne'in yazıları gibi akıllıca şeyler okumayı tercih ediyordu, Fransızcayı da iyi bildiği muhakkaktır.Kısacası, bir parça aklı selimi ve edebî anlayışı olan adam görür ki, ne Shakespeare şahsiyeti sisler içinde kalmış, Homer gibi efsanevî bir adamdır, ne de okuması yazması kıt bir tulûatçı ve destancıdır. O, zamanındaki büyükler tarafından, tiyatro ve tiyatrocuların muhakker(horlanmış) mevkiine rağmen, takdir edilmiş, dikkati üzerine çekmiş, hayatı vesikalarla sabit ve malûm bir insan; ve sanatının şuuruna varmış, yaptığı işi çok iyi bilen, o zamanki mühmel
 mevkiine rağmen tiyatronun istikbalini ışık içinde gören emsalsiz bir dâhidir. Onun şahsiyeti ve eserleri etrafına bulanık bir perde çekmek istiyenler, bulanık suda balık avlamaktan hoşlanan anormal insanlardır.
VARLIK DERGİSİ
KASIM 1934 
Sabahattin Ali, Tiyatro Yazıları, Haziran, 2024
Shakespeare Meselesi
Sahte Shakespeare'ler-1
-2-
Bacon
Stratford'da doğan ve geçenlerde orada adını anmak için yeni bir tiyatro kurulan Shakespeare'in, meşhur dramların asıl müellifi(yazarı) olmadığı, bu eserlerin başka insanların elinden çıktığı iddiası da son zamanların modasıdır. Bu iddiada olanların, "Shakespeare bu dramları yapamazdı" derken ileri sürdükleri deliller şunlardır: "Bu Stratford'lu köylünün terbiye ve tahsili hakkında hiçbir şey malûm değildir, imzası bir cahil elinden çıkmış bir çızıktırmadır, hiçbir yabancı dil bilmez, hiçbir başka memleketi tanımazdı. Ufak bir aktörden ibaretti, halbuki ömrünün sonlarında epeyce hali vakti yerinde bir hayat geçirmiştir, bu servetin kaynağı belli değildir ve vasiyetnamesinde de dramlarından hiç bahis yoktur. Yaptığı iddia edilen dramlarla asla alâkadar olmamış, onları bastırmağa teşebbüs etmemiştir. Bir satır el yazısı mevcut değildir" vesaire... Biz geçen yazımızda Shakespeare'in terbiye ve tahsili hakkında kâfi malûmat vermiş ve cehaleti hakkındaki masalın nereden çıktığını göstermiştik. Diğer iddialara gelince: Shakespeare'in bugün elde bulunan imzaları vasiyetnamesindeki imzalardır. Vasiyetnamesini ise ölümünden birkaç gün evvel tanzim etmiş ve imzalamıştı. Hasta ve zayıf bir halde, elleri titreyerek attığı imzadan, adamcağızın adını düzgün yazamayan bir cahil ve acemi olduğu neticesini çıkarmak manâsızdır. Yabancı dil bildiği muhakkaktır. Eserlerinde geçen Fransızca kelimelerin onun bildiği Fransızcanın hepsini teşkil ettiği yolundaki, hiçbir hakikate dayanmayan iddiaya cevap vermek bile zaittir(gereksizdir). Yabancı memleketleri görmemesi onu dram müellifi olmaktan bilmem ne dereceye kadar meneder. 16'ncı asırda seyahat bugünkü kadar kolay ve yapılmış değildi ve Koock seyahat acentalığı maalesef ortada yoktu. Vasiyetnamesinde servetinin menbaı olarak dramlarını gösteremez, hattâ onlardan bahis dâhi edemezdi, çünkü Püritenlerin hâkim olduğu ve tiyatronun yasak edildiği Stratford şehrinde onun tiyatrodan para kazandığını söylemesi, ailesini şerefsizliğe mahkûm ederdi. Sonra dramları kendi malı değildi ki onlardan, ancak mutasarrıf olduğu şeyleri zikrettiği vasiyetnamesinde, bahsetmeye lüzum görsün. O, dramlarını, bir zamanlar sahipleri arasında olduğu Globe tiyatrosuna satmıştı... Bu eserler üzerinde hiçbir hakkı kalmamıştı, hattâ onları bastıramazdı bile... Bir satır el yazısı yoktur, çünkü o zamanlar mektup yazmak âdet değildi, ancak iş için mektup yazılırdı ve 200.000 nüfuslu Londrada dostlar birbirini her gün The Mermaid (deniz kıyısı) ismindeki "Edipler meyhanesi"nde görürlerdi; çünkü Shakespeare'in el yazısıyla olan dramları Globe tiyatrosuyla beraber yanmıştı. Ve nihayet şu da sorulabilir ki: O asır büyüklerinden kimin bir satır el yazısı vardır? Spencer'ın, Marlowe'un, Lyly'un, Sidney'in, hattâ Ben Johnson'un eserlerinin müsveddeleri nerede? Milton'ın Kaybolmuş Cennet'inin müsveddeleri nerede? İşte, bu gibi esassız sebeplerle Shakespeare'in eserleri kendisinden alınır ve bol keseden şuna buna dağıtılır. Şimdiye kadar bu eserlerin müellifi olarak ortaya sürülen isimler tam yedi tane idi. Filozof Francis Bacon, Altıncı Berlin Kontu, Beşinci Rutland Kontu, Yedinci Oxford Kontu, Sir Walter Raleigh, Christopher Marlowe ve nihayet "Awon'un Tatlı Kuğusu" ismi verilen bir kadın... Son günlerde bu yedi isme bir de Oxford Kontu Eduard de Vere ismi karışmıştır. Filozof Bacon gibi bir adama Shakespeare'in eserlerinin müellifliğini vermek acayipliğini 1856 senesinde Delia Bacon isminde bir Amerikalı kadın ortaya atmıştır. Bu iddiasının amillerinden birisi de bu isim benzerliğidir. Bu kadın, bilâhare delirerek ölmüş ve ölmeden evvel fikirlerinin saçmalığını itiraf etmiştir. Yüksek ve asil şeylerin yine yüksek ve asil insanlar tarafından meydana getirileceğini kabul eden bir insan için, Shakespeare'in dramları gibi hak, doğruluk, yüksek ruhluluk ile dolu eserlerin, o devrin en bayağı ruhlu ve kendi velinimeti Essex ve Southampton'a nankörlük, hattâ hıyanet edecek kadar düşkün adamı olan Bacon tarafından yazıldığını tasavvur etmek bile imkânsızdır. Bu iddiayı müdafaa edenlerin delilleri hep aynıdır: Shakespeare'in eserlerinde çok bilgi ve hikmet vardır, Bacon da çok bilen hâkim bir adamdı, şu halde bunları o yazmıştır. Shakespeare'in bunları yazmayacağı aşikârdır, çünkü o bir yüncü ve eldivencinin oğlu idi, üniversitede okumamıştı ve Ben Johnson'ın söylediğine göre biraz Lâtince ve daha az Yunanca biliyordu... Bugün Goethe hakkında hiç malûmatımız olmadığını veya Shakespeare'e dair bildiğimiz kadar malûmatımız olduğunu, fakat Kant'a dair adamakıllı çok şeyler bildiğimizi farz edelim: Goethe'nin eserlerini Kant'ın yazdığı iddiası da aynı şekilde ortaya atılamaz mıydı? Bu iddiacılar arasında, Shakespeare'in eserlerinin ilk "Falio nüshası"nda bir gizli yazı keşfettiğini, buradan Bacon'ın müellifliği anlaşıldığını ileri sürenler; Donnelly ve içerisinde, Shakespeare dramlarında da geçen birkaç atasözü bulunan fakat birçok sahifeleri “Akşamlar hayır olsun" , "Afiyette misiniz?" gibi "hâkimâne!"(bilgece) cümlelerle dolu bir çocuk defterini, Bacon'ın dramlarına esas olan not defteri diye ortaya atanlar (Madame Pott) bile görülmüştür. Bacon'ın bu dramlara ismini atmayarak başkasına izafe etmesine sebep olarak, Bacon'ın dramlara ismini koyması münasip olmayacak kadar yüksek mevkide olduğu, aynı zamanda hayatının ve hürriyetinin tehlikeye gireceği söylenir. Bacon ilk devlet memuriyetini 1603'te, yani Shakespeare'in 20 piyesinin oynanmış bulunduğu bir zamanda almıştır. Ve Francis Meres'in, Shakespeare'in 12 dramından bahsettiği 1598 senesinde Bacon bir hiçti. İsmini ortaya atmaktan yüksek memuriyetine (!) hiçbir zarar gelmezdi ve ancak Shakespeare'in ölümünden üç sene sonra "Lord-Şansölye" olmuştu. Essex'in Kraliçe Elisabeth aleyhindeki cemiyetine girdiği için hayatından korkarak ismini vermediği iddiası da gülünçtür: Çünkü Bacon'ın arkadaşlarını satarak yakasını sıyırdığı bu teşekkül 1601'de kurulmuştur ki, bu kendisinin, 1595'te Romeo ve Jülyet'in müellifliğini inkâra sebep olamazdı. Bacon'ın imzası altındaki eserleri meydandadır. Bunlar arasında edebî mahiyeti olanlar da vardır. Bunlardan biri olan Yeni Atlantis isimli ütopik eser, bunu yapanda hiçbir edebî yaratış kabiliyeti, hiçbir teknik maharet bulunmadığını göz önüne kor. 
Küçük bir vakayı bu kadar acemice tertip eden, bu kadar kuru ve soğuk bir kalemi olan bir adam dünyanın en ustalıklı kurulmuş, en tatlı sözlerle dolmuş dramlarını yazmış olabilir mi? Bacon, kraliçe kendi çiftliğine misafir gelince bir sone yazmıştır. Bacon'cıların delillerinden biri de budur. Fakat bu soneyi okumak bile böyle bir iddiaya gülmeğe kâfidir; Bacon kendisi de bu şiiri gönderdiği bir dostuna "şair olmadığımı itiraf ederim" diye yazmıştır. Fakat bunu Bacon'cılara kabul ettirmeğe imkân yoktur. Shakespeare'in Bacon namına imza atan bir sahtekâr olduğunu söyleyenlerin bir kısmı Marlow dramlarını da ona bağışlamışlardır. Ve hiçbirisi, dostları tarafından karakteri çizilen Shakespeare'in böyle bir sahtekârlığa âlet olacak adam olmadığını görememiştir. Bacon'cılar, Bacon eserlerinde bir kere bile Shakespeare ismi geçmemesini de bir delil olarak ortaya atıyorlar. Böyle bir isim geçmiş olsa onu da delil olarak alacakları muhakkak olmakla beraber, şunu söyleyelim ki, Bacon'ın eserlerinde hiçbir İngiliz şairinin ismi yoktur: Ne Spencer'ın, ne Chaucer'ın... Zaten Bacon asla güzel sanatlara ve edebiyata uzun boylu bir alâka göstermemiştir... Bacon iddiasını ortaya ilk atan Delia Bacon'a Carlyle'ın verdiği şu cevap pek nefistir: "Sizin Bacon'ınızın dünyayı yaratmış olması ne kadar mümkünse, bir Hamlet yaratması da o kadar mümkündür." Bacon'ın eserlerini en iyi tanıyan ve onları en son toplayıp neşreden Speddig bu rivayetlerin zuhurunda şöyle demişti: "Shakespeare dramlarını başka birinin yazdığını kabul için herhangi bir sebep mevcut olabilir, ben şunu söylemek selâhiyetini kendimde bulurum: Bu başkası kim olursa olsun, Bacon değildir." Bu sakat iddianın son mertebesine çıkan E. Borman isminde biridir. Bu adam Shakespeare'in cehaleti ve iktidarsızlığı hakkındaki eski delilleri tekrar etmekle beraber, dramların Bacon felsefesinin birer ifadesinden ibaret ve meselâ Fırtına'nın Bacon'ın rüzgârlara mütaallik makalesinin mütemimi, Hamlet'teki Horatio'nun (Ratio/akıl) olduğunu, ve nitekim Horatio'nun da hakikaten akıllı bir adamı temsil ettiğini söylemektedir... Bu adamın rivayetince Falstaff tipi (Fallstoff) yani (düşen cisim)dir ve tabiî, cazibe kuvvetini ifade etmektedir, ve terli iken Page ve Ford isminde iki kadın tarafından suya atılan bu Falstaff apaçık olarak "sıcaklıksoğukluk" nazariyesidir... Aklı başında bir insanın bu deli saçmalarını dinlemeğe daha fazla tahammülü yoktur. Fakat unutulmamalıdır ki bunlar kalın ciltler halinde intişar etmiş ve bir fikrin kıymetini kitabın kalınlığında ve sahife altındaki şerhlerin çokluğunda arayan safdiller tarafından "yeni keşfedilmiş hakikatler" diye kabul edilmiştir. Varlık, (34), I. Kânun [Aralık] 1934
Sabahattin Ali, Tiyatro Yazıları, Haziran, 2024
Shakespeare Meselesi
-3-
Sahte Shakespeare'ler-2
Edward de Vere
   Bir zamanlar, eski Grek ve Lâtin klâsiklerinin eserlerini Ortakurun manastırlarındaki keşişlerin yazdığı iddiası ortaya atılmış ve bunu birçok da kabul ve müdafaa edenler bulunmuştu. İşte bu neviden yüksek allâmelerin buldukları yeni yeni Shakespeare'ler, geçen yazımızda dediğimiz gibi, Bacon ile beraber sekiz tanedir. Bunları teker teker münakaşa etmeye değmez. Burada yalnız en son ortaya atılan ve bermutad "Yüksek ve orijinal ilim muhitleri"nde akisler yapan Eduard de Vere meselesini ele alacağız. 1926 senesinde Londra'da bakıcı Cecil Palmer tarafından çıkarılan I. Thomas Looney'nin bir kitabında ilk defa olarak Shakespeare dramlarını yazanın Oxford Kontu Eduard de Vere olduğu iddia edildi. Bunu diğer birtakım kitaplar ve bilhassa Gilbert Salter'in Yedi Shakespeare isimli eseri takip etti. Looney kitabında, Stradford'lu bu zorbayı, haksız olarak çıktığı dehâ tahtından indiriyor ve böylece dünya ile üç yüz seneden beri eğlenen adama haddini bildiriyordu. Bu dehşetli yeni fikir peşine birçok fazla akıllıları taktı, New York'ta çıkan American mecmuasının muharrirlerinden "Oliver Herfora" bu yeni dinin yaygaracısı kesildi. Edebiyat âleminde öyle bir gürültü yapıldı ki bir benzeri Markoni'nin telsizi veya Edison'un elektrik lambasını keşfetmesi gibi faydalı hâdiselerde bile yapılmamıştı. Looney işe başlarken bir polisin bir cinayet veya bir sahtekârlığı meydana çıkarmak için kullandığı metoda benzer bir yol tutmuştur. Evvelâ Shakespeare eserlerinde muhtemel müellifi meydana verebilecek yerler aramış, bunları toplamıştır; ikincisi, bunlar arasında çok kuvvetli bulunan birisini destek olarak almıştır; üçüncüsü, bu destek noktasına uyar bir adam aramıştır; dördüncüsü, bu adamın öteki noktalarda da uygun olup olmadığını tetkik etmiştir; beşincisi, bütün bunlar denk geliyorsa, bu adamın hayatını ve eserlerini araştırmış, bunun Shakespeare eserlerindeki tesirlerini tesbit etmeğe çalışmıştır; altıncısı, bütün diğer delilleri gözden geçirmiş ve nihayet, yeni keşfettiği müellif ile eskisi arasında ne gibi şahsî münasebetler bulunduğunu ortaya çıkarmak istemiştir. Ve bu metot ile şu neticeye varmıştır: Her şeyden evvel çok istidatlı lirik bir dehâ; eksantrik, hiç değilse bütün mutad bağlardan kurtulmuş ve kendini büsbütün edebî heyecanlara vermiş bir dehâ aranacaktır. Sonra hakikî Shakespeare bir aristokrat olacaktır. Çünkü dramlarda krallar, kraliçeler, kontlar, kontesler mükemmel bir tabiîlik ile konuştukları halde, alelâde adamlar soğuk ve manken gibi kalmaktadırlar. Aristokratları tasvirdeki bu muvaffakiyet ve burjuvaları tasvirdeki bu 
muvaffakiyetsizlik onun yüksek asilzadelerden biri olduğuna şüphe bırakmamaktadır. Kral dramlarından onun Lancaster fırkası taraftarı olduğu, diğer dramlarından İtalya'yı sevdiği, müzik ve spordan hoşlandığı, paraya ehemmiyet vermediği, Püritenlerin Protestanlığını değil, Katolikliği sevdiği fakat bu sevginin biraz da septik olduğu, kadınlara karşı anlaşılmaz ve biraz da tezatlı tavırlar aldığı anlaşılmaktadır. Ve bütün bu vasıflar, Stradford'lu bu cahil ve aptal yabancıda değil, asil, zeki, zengin, orijinal Oxford Kontu'nda mevcuttur. Aklı başında olan, edebiyata, sanat meselelerine bilen gözlerle bakan, yaratma işinin, sanatkârın teşekkülünün mahiyeti hakkında birazcık fikri bulunan bir insan, yukarıdaki kuvvetli delillere dudak bükmekten, gülümsemekten kendini alamaz. Diğer bütün şairler hakkında buna benzer polis tahkikatı yapılsa hepsinin eserlerine kendilerinden daha muvafık birer müellif bulmak mümkündür, ama nedense bu eserleri yine o ehliyetli olmayan adamlar yazmışlardır. Bu ciheti bir yana bıraksak bile, niçin bir adamın fevkalâde eserler yazabilmesi için muhakkak acayip, kayıtları altüst eden bir adam olması iktiza etsin? Goethe hayatında yüksek rütbeli bir burjuva olmaktan pek az kurtulmuştur; burjuvaları tasvirdeki bu muvaffakiyetsizlik onun yüksek asilzadelerden biri olduğuna şüphe bırakmamaktadır. Kral dramlarından onun Lancaster fırkası taraftarı olduğu, diğer dramlarından İtalya'yı sevdiği, müzik ve spordan hoşlandığı, paraya ehemmiyet vermediği, Püritenlerin Protestanlığını değil, Katolikliği sevdiği fakat bu sevginin biraz da septik olduğu, kadınlara karşı anlaşılmaz ve biraz da tezatlı tavırlar aldığı anlaşılmaktadır. Ve bütün bu vasıflar, Stradford'lu bu cahil ve aptal yabancıda değil, asil, zeki, zengin, orijinal Oxford Kontu'nda mevcuttur. Aklı başında olan, edebiyata, sanat meselelerine bilen gözlerle bakan, yaratma işinin, sanatkârın teşekkülünün mahiyeti hakkında birazcık fikri bulunan bir insan, yukarıdaki kuvvetli delillere dudak bükmekten, gülümsemekten kendini alamaz. Diğer bütün şairler hakkında buna benzer polis tahkikatı yapılsa hepsinin eserlerine kendilerinden daha muvafık birer müellif bulmak mümkündür, ama nedense bu eserleri yine o ehliyetli olmayan adamlar yazmışlardır. Bu ciheti bir yana bıraksak bile, niçin bir adamın fevkalâde eserler yazabilmesi için muhakkak acayip, kayıtları altüst eden bir adam olması iktiza etsin? Goethe hayatında yüksek rütbeli bir burjuva olmaktan pek az kurtulmuştur; en güzel Almanca dramlar yazan "Grillparzer" yarım asırdan fazla küçük bir memur olarak yaşamış,
bir hikâyeye mevzu olacak kadar bile macera geçirmemiş, aynı alelâdelik içinde ölmüştür. Bir bardak suda fırtına koparmanın moda olduğu ve dejenerelerin yalnız bu hastalıklarına dayanarak edebiyat tarihlerine girmedikleri zamanlarda, kafalarının içinde dünyalar yaşayan, heyecanların en büyüğünü duyan sahici sanatkârlar dış hayatlarını acayipliğe bürümek lüzumunu duymazlardı; çünkü o zamanlar bu gibi şeylerden şişinerek bahseden
gazeteler mevcut değildi. Sonra asilzadelik meselesi ne kadar esaslıdır? Öyle ya insan asilzade olmadan onları anlayabilir mi? Kralları hattâ tanrıları görülmemiş bir tabiîlikle konuşturan Homer herhalde kör bir dilenci değildi; ya bir hükümdar sülâlesine, yahutta Olimp'e mensup idi. Eşilos, Öripides, keza... Sonra: Corneille ve Racine, kralları tabiî konuşturan dramcılardır, tarih kaydetmese dâhi muhakkak bir yerden şehzadelik bulaşığı almış olacaklar... Diğer delillerin ne kadar kuvvetli olduğunu ve Stradford'lu Shakespeare'i ne dereceye kadar eserlerinin müellifliğinden azledebileceğim okuyanların hükmüne bırakıyorum. Fakat şunu da söyleyelim ki, Shakespeare'in dramları kendisinden evvelki muharrirlerin hikâyelerinden, en güzel Almanca dramlar yazan "Grillparzer" yarım asırdan fazla küçük bir memur olarak yaşamış, bir hikâyeye mevzu olacak kadar bile macera geçirmemiş, aynı alelâdelik içinde ölmüştür. Bir bardak suda fırtına koparmanın moda olduğu ve dejenerelerin yalnız bu hastalıklarına dayanarak edebiyat tarihlerine girmedikleri zamanlarda, kafalarının içinde dünyalar yaşayan, heyecanların en büyüğünü duyan sahici sanatkârlar dış hayatlarını acayipliğe bürümek lüzumunu duymazlardı; çünkü o zamanlar bu gibi şeylerden şişinerek bahseden gazeteler mevcut değildi. Sonra asilzadelik meselesi ne kadar esaslıdır? Öyle ya insan asilzade olmadan onları anlayabilir mi? Kralları hattâ tanrıları görülmemiş bir tabiîlikle konuşturan Homer herhalde kör bir dilenci değildi; ya bir hükümdar sülâlesine, yahutta Olimp'e mensup idi. Eşilos, Öripides, keza... Sonra: Corneille ve Racine, kralları tabiî konuşturan dramcılardır, tarih kaydetmese dâhi muhakkak bir yerden şehzadelik bulaşığı almış olacaklar... Diğer delillerin ne kadar kuvvetli olduğunu ve Stradford'lu Shakespeare'i ne dereceye kadar eserlerinin müellifliğinden azledebileceğim okuyanların hükmüne bırakıyorum. Fakat şunu da söyleyelim ki, Shakespeare'in dramları kendisinden evvelki muharrirlerin hikâyelerinden, 
dramlarından, eski tarihlerden alınmadır ve bunlarda değişiklikler pek azdır. Shakespeare'in dehâsı bu mevzuları işleyişindeki ustalıkla, onları, bir iki kelime çıkarıp birkaç cümle koyarak alelâdelikten şâheserliğe çıkarmakta kendini gösterir, o, Fırtına piyesinde sihirbaz Prospero'ya söylediği gibi, sihirli değneğini hangi şeye dokundurdu ise o şey paha biçilmez kıymetler almıştır. Halbuki E. de Vere gibi aristokrat bir sanat gururu taşıyan, ve yaşamak için sanata muhtaç olmayan bir adamın buna "tenezzül etmeye" zihniyetinin müsait olmayacağı meydandadır. Sırf sanat için dram yapan bir kont, dört beş sene önce Londra tiyatrolarında oynanmış bir piyesi değiştirip ona Hamlet ismini veremez, bu Hamlet dünyanın en mükemmel dramı, eskisi, kötü ve acemi bir piyes olsa bile... Shakespeare'in bir lord olmadığı ve o zaman için muhakkar addedilen bir mesleğe gönlünü ve ömrünü bağladığı birçok yazılarından da belli olmaktadır, 111'inci sonesinde: "... Bunun için benim ismim bir damga ile damgalanmıştır ve bunun için benim mevcudiyetim, uğraştığım şeyin içinde kaybolup gitmektedir, tıpkı bir boyacının eli gibi..." diyerek içindeki sanatkâr gururu ile mevkii arasındaki tezadı anlatan şair 29'uncu sonesinde bu derdini bütün açıklığı ve acılığıyla ortaya vurmuştur. Hem dediklerime bir delil, hem de çok güzel bir şiir olduğu için soneyi aynen alarak bu trilojiyi bitiriyorum: Mukadderatın ve dünyanın istihfafına(küçümsemesine) uğramış olarak tek başıma merdud(geri dönmüş) bahtımdan şikâyet ettiğim, sağır gökyüzüne boş yere bağırdığım, ve kendime bakıp hayatıma lânet ettiğim ve başkaları gibi ümid dolu, güzel ve dost sahibi olmağı ve şu sanatı veya bu kudreti istediğim, ve kendimdekilerin en kıymetlisinden bile en az memnun olduğum zamanlarda; kendi kendime bile hemen hemen istihfafa değer göründüğüm zamanlarda seni düşünür ve sabahleyin uçan bir tarla kuşu gibi bu donuk yerden yükselerek göklerin kapısında şarkılar söylerim. Çünkü senin aşkını anmak beni o kadar zenginleştirir ki, bahtımı taçlara ve devletlere bile değişmem. VARLIK DERGİSİ
Ocak, 1935
Sabahattin Ali, Tiyatro Yazıları, Haziran, 2024
Gyges ve Yüzüğü
Piyesi Hakkında
   Alman tiyatro muharrirlerinin en meşhurlarından Friedrich Hebbel (1813-1863) tarafından yazılmış olan Gyges ve Yüzüğü trajedisi, mevzuunu Yunan tarihçisi Heredotos'un anlattığı bir vakadan almaktadır. Yalnız Hebbel bu efsaneye bir de yüzük vakası karıştırmıştır. Piyesin mevzuu kısaca şudur: Tanrı Herakles'in soyundan gelen Lidya Kralı Kandaules'in sarayında Gyges isminde genç bir Yunanlı misafir vardır. Bir avda tesadüfen Kandaules'in hayatını kurtarmış olan Gyges'le kral gayet yakın iki dost olmuşlardır. Genç Yunanlı bir gün krala, parmağındaki yüzüğün hikâyesini anlatır: Bu yüzüğü, kendini kovalayan haydutların elinden kurtulmak için sığındığı bir mağarada bulmuş ve onun sayesinde haydutların elinden kurtulmuştur; çünkü parmağa takılan yüzük sahibini görünmez yapıyordu. Kandaules yüzüğün bu kudretini duyunca, çok sevdiği karısı güzel Rhodope'yi Gyges'e göstermek ve onun güzelliğinin başka biri tarafından da takdir edildiğini duymak ister ve yüzük sayesinde görünmez hale gelen Gyges'e bir gece, Rhodope'yi çıplak olarak gösterir. Fakat genç Yunanlı bu harikulâde güzellik karşısında kendini tutamayarak içini çekmiş ve kadın bunu duymuştur. Kendisini kimin çıplak olarak gördüğünü öğrenmek için çalışır ve öğrenince de, zaten kendisine âşık olmuş bulunan Gyges'e, Kandaules'i öldürmesini emreder. Lidya halkı da, memlekette birtakım yenilikler yapmak ve kendilerini batıl itikatlardan, köhne ananelerden kurtarmak isteyen hür ve açık fikirli kralı sevmemekte ve spor şenliklerinde büyük başarılar göstererek çelenkler kazanan genç Yunanlıya meyletmektedir. Nihayet Gyges çok sevdiği kralı, Rhodope'nin ısrarıyla, bir dövüşte öldürür. Rhodope ile nikahlanır, fakat kadın, düğün olur olmaz: "İntikamım alındı! Çünkü artık beni, görmeğe hakkı olmayan biri görmüş değildir. Fakat şimdi senden işte böyle ayrılıyorum!" diyerek kendini hançerler ve ölür. Dilimize çevirdiğimiz sahne, Kandaules'in, ölümünden biraz evvel kölesi ile ve Gyges ile konuşmasını göstermektedir.
                                            TERCÜME
                                      19 Kasım 1941
Sabahattin Ali, Tiyatro Yazıları, Mart, 2024
Antigone'ye Giriş
   Antigone trajedisi Sofokles'in elde mevcut yedi dramının en eskisi olarak kabul edilmektedir. İlk defa, İsa'dan evvel 442 senesinde oynanmıştır. 123 tane tiyatro eseri yazmış ve bunlardan 24 tanesi ile birincilik almış olan Sofokles, bu eserinde tamamile olgun bir sanatkâr görünmektedir. Antigone, Oedipus faciasının bir devamıdır: Oedipus, babası Laios'u bilmeden öldürmüş, Thebai'yi ejderhadan kurtarmış ve şehre hükümdar olmuştu. Yine bilmeden anası İokaste ile evlenmiş ve bu izdivaçta iki erkek (Polyneikes, Eteokles) ve iki kız (Antigone, İsmene) çocuk doğmuştu. Uzun seneler tam bir saadet içinde yaşadıktan sonra birdenbire Thebai şehrine bir taun(bulaşıcı hastalık) musallat oldu. Halk bu korkunç afetten yılmış bir halde, felâketin sebebini arıyor, fakat tanrıların neye kızdıklarını bir türlü anlayamıyordu. Nihayet kâhin Teiresias, Oedipus'un ve halkın ısrarları karşısında, tanrıların bu hiddetinin ancak Laios'un katili bulunduktan sonra yatışacağını söyledi. Oedipus bütün gayretile katili aramağa başladı. Fakat yine Teiresias'ın ağzından müthiş hakikat öğrenildi. Bunun üzerine İokaste kendini astı, Oedipus da gözlerini kendi elile kör etti. Felâketlerinin verdiği bir şaşkınlık içinde ve kör bir halde birkaç sene daha hükümdar olarak Thebai'de kalan Oedipus, mütemadiyen etrafındakilerin oyuncağı oluyordu. Günün birinde oğulları babalarının hükümdarlık haklarını da kısmağa kalktılar ve Oedipus'un ağzından müthiş bir beddua çıktı: Kendisine yapılan hakaretlere karşılık olarak iki kardeş birbirinin kanına girecekti. Kızı Antigone ile beraber Thebai'yi terk eden Oedipus birtakım maceralardan sonra Kolonos'ta sakin bir ölüme kavuşunca Antigone Thebai'ye döndü. Orada Oedipus'un oğulları Polyneikes ile Eteokles, babalarının bedduasına uğramamak için her türlü münazaadan(tartışmadan) kaçıyorlar ve münavebe ile birer sene hükümdarlık ediyorlardı. Fakat günün birinde Eteokles kendisini kâfi derecede kuvvetli hissederek sırası geldiği halde hükümeti kardeşine devretmek istemedi. Polyneikes Argos şehrine kaçtı, oranın hükümdarı Adrastos'un kızı ile evlendi ve diğer altı kumandan ile birlikte Thebai'ye karşı harbe girişti. Kâhinlerin bütün ihtarlarına rağmen bu yedi kumandan yedi kapılı Thebai'ye karşı yürüdüler.
Sabahattin Ali, Tiyatro Yazıları, Nisan, 2024
Görülmemiş Tiyatro
Şehri muhasara ettiler ve zaferden emin olarak hücuma kalktılar. Bu tehlikeli anda kâhin Teiresias, bir vatandaş kendi isteği ile kendini kurban ettiği takdirde şehrin kurtulacağını ve Oedipus'un öldürdüğü ejderhadan dolayı hâlâ Thebai'ye kızgın olan Harp Tanrısı Ares'in yumuşayacağını bildirdi. Zira Oedipus'un öldürdüğü ejderha Harp Tanrısı Ares'in oğlu idi. Bunun üzerine Kreo'nun oğlu Megareus ejderhanın mağarasının üst tarafındaki surda kendini öldürdü ve şehrin talihini değiştirdi. Bu sırada surlara tırmanmış bulunan Argoslu muharip Kapaneus, tanrıların sarih(açık) emirlerine rağmen şehri ateşe vermek istediği için, Zeus'un bir yıldırımı ile yere serildi. Oedipus'un oğulları Polyneikes ile Eteokles şehrin kapılarından birinin önünde karşılaşarak birbirlerini öldürdüler. Argoslular da hep birden dağılıp kaçtılar. Thebai şehrinin hükümdarlığı, en yakın akraba sıfatile İokaste'nin erkek kardeşi ve ölen delikanlıların dayısı Kreon'a kaldı. Kreon derhal Eteokles için muhteşem bir cenaze merasimi yaptırdı, fakat tellallar vasıtasile ayrıca şu emri de halka bildirdi: "Düşmanların, bu meyanda Polyneikes'in cesedi, çıplak olarak harp meydanında bırakılacak ve vahşi hayvanlara terk edilecektir. Ölüyü gömmeğe ve ona ölülere mahsus merasim yaparak, saygı göstermeğe kalkışacak olanın cezası ölümdür." Böyle keyfî bir emre itaat edileceğinden kendisi de şüphe ettiği için Polyneikes'in cesedine nöbetçiler el koydu. Böyle bir emir hem Yunanlıların umumiyetle kabul ettikleri âdet ve kanunlara aykırı idi, hem de kız kardeşinin oğlu gibi yakın bir akrabasına ve şehrin eski hükümdarına, sarih haklarını silah kuvvetile elde etmek istedi diye, ölümünde hakarete kalkışmak kabalık ve hissizlikti. Böyle bir hareket aynı zamanda tanrılara karşı da bir cürüm teşkil ediyordu: Çünkü tanrılar ölülerin gömülmesini herkes için bilhassa ölünün akrabaları için mukaddes bir vazife sayıyorlardı. Kreon'un manâsız bir gurura ve ihtirasa kapılarak ilan ettiği yasak bu yüzden şehirde umumî bir memnuniyetsizliğe ve halk arasında homurdanmalara sebep oldu. Antigone bu haberi duyar duymaz her tehlikeyi göze alarak sevgili kardeşini gömmeğe ve ona karşı mukaddes kardeşlik vazifesini yapmağa karar verdi. Antigone trajedisi işte buradan başlamaktadır.
YENİTÜRK
Haziran Eki, Haziran 1942
   Bu millet, sekiz asırdan beri belki sekiz yıl bile kendi başına buyruk olmamıştır. Ya kendine yabancı olanlar, yahut kendine yabancılaşmış olanlar tarafından soyulmuş, kırdırılmış, ezilmiş, kandırılmış ve oyalanmıştır. Bunun için bu topraklar üzerinde milyonlarca insan, ceza ve medenî kanunların bile giremediği kalın bir kabuk içinde, mâişeti, kültürü, zevki, menfaati onu idare edenlerden ayrı bir halde, yaşayıp gitmiştir. Ve bir gün, bu olaylarda hiçbir değişiklik olmadan, lâf olsun diye bir demokrasi, (yani halk idaresi) oyunu ilan ediliverdi. Al demokrasi, ver demokrasi, çeşitli partiler, serbest seçim... falan filân. Halk, acaba sahi mi, diye şöyle bir başını kaldıracak, âdeta inanacak oldu. Bir seçim yapıldı ki... Halk tekrar kabuğuna döndü... Şimdi post kavgalarına ve kirli çamaşır sergilerine, o sekiz yüz yıllık olgun ve alaylı gülüşüyle bakıyor ve tiksiniyor... Hayır, halk bu tiyatrodan hoşlanmadı. Bir hürriyet oyunudur aldı yürüdü. "Yazın! Çizin! Teşkilâtlanın! Gazete çıkarın! Hürsünüz! Kanundan başka bağ yoktur!" diye ilan edildi. Buna kanıp bu söylenenleri yapan temiz yürekliler çıktı. Ve günün birinde, kanunla değil, "isabetli sezişlere" dayanarak bu hürriyet sahnesinin dekorlarına da, inanmak gafletine düşen aktörlerine de, bir tekme yapıştırıldı. Halk bunu da aynı tiksinti ile seyretti ve bu tiyatroyu da beğenmedi. Şimdi inanmayanların tiyatroları başlıyor. İlk numara: Sendikalar oyunu! İyi ama efendiler, millet bu tiyatrolardan gık dedi. Kime oynuyorsunuz? Yabancı seyircilere mi? MARKO PAŞA
3 Mart 1947
bottom of page